Audio
20260214 20. Mektub 2. Makam 10. Kelime 2.Ders – Urfa
00:18 Hadis-i Şeriflerde “Ellah’ın yarattıklarını, sanatını düşünün, Onun Zatını düşünmeyin” buyrulmaktadır. Ellahu Teâla’nın Zat’ı düşünülmez. O Zat-ı Akdes, ancak âsârıyla ve o âsâr üzerinde müşahede edilen ef’al, esma ve sıfatıyla bilinir ve tanınır.
Bismillah, Lafza-yı Celal’i yani Zat-ı İlahi’yi ifade eder. Ellah, Vacibu’l-Vücud sıfatıyla düşünülür. Yoksa “Vacibu’l-Vücud, Ellah’ın aynısıdır” denilmez. Elllah, zamandan ve mekândan münezzehtir, hiçbir şekilde tasavvur edilemez.
Ellah hakkında “duhûl, hurûc, ittisal ve infisal” muhaldir. Hem Ellahu Teâla, “zamandan, mekândan, maddeden, cihetten” münezzehtir. Ef’al, esma ve sıfatıyla lâ zamanî, lâ mekânî, lâ keyfî bir sûrette tecellî eder. Ellahu Teâla’nın Zat’ı düşünülmez. O Zat-ı Akdes, ancak âsârıyla ve o âsâr üzerinde müşahede edilen ef’al, esma ve sıfatıyla bilinir ve tanınır.
Rahman, yedi sıfatı ifade eder. Ellah, hayat, ilim, irade, kudret, sem’, basar ve kelam sıfatlarını haizdir.
Rahim, ef’al ve esmayı ifade eder. Ellah, bin bir esma ve ef’al sahibidir.
08:58 Ben, çok insanlara emek verdim, malımı da sarf etmek suretiyle bütün gücümle onlara Kur’an dersini verdim. Bugüne kadar kime ders vermişsem şahsi hakkımı helal ediyorum. Ama verdiğim dersin hakkını helal etmek benim elimde değildir. Her kim aldığı dersin muktezasıyla amel etmez, aldığı dersi kimseye anlatmaz, aldığı dersi faydasız bir şekle çevirirse Kur’an, elini onların boğazına koyar, hakkını muzaaf bir şekilde alır. Kur’an’ın hakkı daha bu dünyadayken harfleriyle, kelimeleriyle, cümleleriyle onların yakasına yapışır, onlardan muzaaf bir şekilde hakkını çıkar. Zebanilerin alınlarında yazılı olan Besmele’nin on dokuz harfi onların boğazlarına yapışır, haklarını kat be kat onlardan alır.
Dinlediğiniz bu dersin muhtevasıyla amel etmezseniz bu ders, bir Cehennem halkası haline gelir. Eğer bu dersin muktezasıyla amel etseniz Cennet müjdesi suretini alır. Sizlere tavsiyemiz, kebairi işlememeniz, namazı ikame etmeniz, yani zamanında, cemaatle, ta’dil-i erkâna riayet ederek devamlı kılmanızdır ve Kur’an derslerine sadık olmanız, devam etmenizdir. Bunları yapın, Rabbin Cennet’ine girin.
29:07 Nuraniyet, şeffafiyet, mukabele, müvazene, intizam, itaat ve tecerrüd sırrı bir şeye taalluk ettiği zaman büyük-küçük, az-çok, cüz-küll bir olur. Kudret-i İlahi mezkûr yedi kanunla bütün kâinatı, bir ferd gibi idare eder. Ve bütün kâinatı, bir ferd içine alarak kâinat kadar kıymetli yapar.
Vâcibü’l-Vücûd olan O Zat-ı Akdes’in her şeyi külfetsiz, zahmetsiz, muâlecesiz, mübâşeretsiz, gayet sür’at ve sühûletle idare ve tedbir etmesine medar üç kanun şunlardır:
Birincisi: Sâni’deki vücub ile tecerrüddür.
İkincisi: Mahiyetinin mübayenetiyle adem-i takayyüdü vardır.
Üçüncüsü: Adem-i tahayyüz ile adem-i tecezzî sahibidir.
00:18 Hadis-i Şeriflerde “Ellah’ın yarattıklarını, sanatını düşünün, Onun Zatını düşünmeyin” buyrulmaktadır. Ellahu Teâla’nın Zat’ı düşünülmez. O Zat-ı Akdes, ancak âsârıyla ve o âsâr üzerinde müşahede edilen ef’al, esma ve sıfatıyla bilinir ve tanınır.
Bismillah, Lafza-yı Celal’i yani Zat-ı İlahi’yi ifade eder. Ellah, Vacibu’l-Vücud sıfatıyla düşünülür. Yoksa “Vacibu’l-Vücud, Ellah’ın aynısıdır” denilmez. Elllah, zamandan ve mekândan münezzehtir, hiçbir şekilde tasavvur edilemez.
Ellah hakkında “duhûl, hurûc, ittisal ve infisal” muhaldir. Hem Ellahu Teâla, “zamandan, mekândan, maddeden, cihetten” münezzehtir. Ef’al, esma ve sıfatıyla lâ zamanî, lâ mekânî, lâ keyfî bir sûrette tecellî eder. Ellahu Teâla’nın Zat’ı düşünülmez. O Zat-ı Akdes, ancak âsârıyla ve o âsâr üzerinde müşahede edilen ef’al, esma ve sıfatıyla bilinir ve tanınır.
Rahman, yedi sıfatı ifade eder. Ellah, hayat, ilim, irade, kudret, sem’, basar ve kelam sıfatlarını haizdir.
Rahim, ef’al ve esmayı ifade eder. Ellah, bin bir esma ve ef’al sahibidir.
08:58 Ben, çok insanlara emek verdim, malımı da sarf etmek suretiyle bütün gücümle onlara Kur’an dersini verdim. Bugüne kadar kime ders vermişsem şahsi hakkımı helal ediyorum. Ama verdiğim dersin hakkını helal etmek benim elimde değildir. Her kim aldığı dersin muktezasıyla amel etmez, aldığı dersi kimseye anlatmaz, aldığı dersi faydasız bir şekle çevirirse Kur’an, elini onların boğazına koyar, hakkını muzaaf bir şekilde alır. Kur’an’ın hakkı daha bu dünyadayken harfleriyle, kelimeleriyle, cümleleriyle onların yakasına yapışır, onlardan muzaaf bir şekilde hakkını çıkar. Zebanilerin alınlarında yazılı olan Besmele’nin on dokuz harfi onların boğazlarına yapışır, haklarını kat be kat onlardan alır.
Dinlediğiniz bu dersin muhtevasıyla amel etmezseniz bu ders, bir Cehennem halkası haline gelir. Eğer bu dersin muktezasıyla amel etseniz Cennet müjdesi suretini alır. Sizlere tavsiyemiz, kebairi işlememeniz, namazı ikame etmeniz, yani zamanında, cemaatle, ta’dil-i erkâna riayet ederek devamlı kılmanızdır ve Kur’an derslerine sadık olmanız, devam etmenizdir. Bunları yapın, Rabbin Cennet’ine girin.
29:07 Nuraniyet, şeffafiyet, mukabele, müvazene, intizam, itaat ve tecerrüd sırrı bir şeye taalluk ettiği zaman büyük-küçük, az-çok, cüz-küll bir olur. Kudret-i İlahi mezkûr yedi kanunla bütün kâinatı, bir ferd gibi idare eder. Ve bütün kâinatı, bir ferd içine alarak kâinat kadar kıymetli yapar.
Vâcibü’l-Vücûd olan O Zat-ı Akdes’in her şeyi külfetsiz, zahmetsiz, muâlecesiz, mübâşeretsiz, gayet sür’at ve sühûletle idare ve tedbir etmesine medar üç kanun şunlardır:
Birincisi: Sâni’deki vücub ile tecerrüddür.
İkincisi: Mahiyetinin mübayenetiyle adem-i takayyüdü vardır.
Üçüncüsü: Adem-i tahayyüz ile adem-i tecezzî sahibidir.
Audio
20260217 20. Mektub 2. Makam 10. Kelime 3. Ders – Urfa
00:00 Kelamcılar “Ayn-gayr” gibi ağır ifadeleri kullanmakla Zat, sıfat, esma ve ef’al konularında gidip gelmişler. Üstad Hazretleri ise, avamın bile rahat anlayabileceği gayet basit ifadelerle bu mesaili anlatmış. Vacibu’l-Vücud, Zat-ı İlahinin unvan-ı mülahazasıdır. Sıfat, esma ve ef’al ise lazıme-i zaruriye-i Zatîyedir. Zat-ı İlahi, sıfat, esma ve ef’alsiz düşünülemez. Hulusi Bey de Üstad’ın izah ettiği şekilde söylüyordu.
Kâinattaki mevcudat hakkında birbirine nisbeten taksimat yaptığımızda, bazı şeyler zat, bazı şeyler arazdır. Ellah’ı Halıkiyet sıfatıyla, kâinatı da mahlukiyet sıfatıyla düşündüğümüz zaman ise; kâinat hepsi araz, Ellah tek zat olur. Çünkü gerçek manada Zat, yani kaimun bi nefsihi Ellah’tır. Kâinat ise hepsi arazdır. Çünkü kâinat müstakil değildir. Ellah’ın esma ve sıfatıyla kaimdir. Zat, Vacibu’l-Vücud olana denir. Öyleyse hakiki manada Zat, sadece Ellah’tır. Hakiki manada Zati ise, Ellah’ın ef’al, esma ve sıfatıdır. Vücud, Zat’ın lazıme-i zaruriye-i zatiyesidir. İnsanlar hakkında kullanılan ifadeler mecaz manasında istimal edilmektedir. Bu itibarla insanın ef’al, esma ve sıfatı, insanın lazıme-i zaruriye-i zatiyesidir. خَلَقَ اللّٰه “Ellah, yarattı” diyoruz, peki Ellah, geçmişte mi Hâlık idi, şimdi mi Hâlık’tır yoksa gelecekte mi Hâlık’tır? “Ellah, ezelden Hâlık vasfını haizdi, ama mevcudatı yarattıktan sonra bilfiil Hâlık oldu” diyorlar. Böyle bir ifade olabilir mi? Elbette hayır. Çünkü zaman, bize göredir. Ellah, zamanla ve mekanla mukayyed değildir ki fiili mukayyed olsun. Ellah’a göre zaman yoktur. Alemin yaratılışı, kıyametin kopması ve ahirete gitmemiz aynı andır.
21:11 Yüsr-ü vahdet, merkezin vahdetine, tabiri caizse fabrikanın, tasarruf merkezinin bir olmasına bakar. İmdad-ı vahidiyet, idarecinin birliğine işaret eder. Nitekim idarecinin bir olup, merkez-i tasarrufunun ayrı ayrı yerlerde olması da zorluğa sebebdir. Bir kanunla, bir merkezden ve bir elden olmak kaydıyla pek çok işler, gayet derecede kolayca yapılır. Ayrı ayrı merkezler, zorluğa sebeptir.
00:00 Kelamcılar “Ayn-gayr” gibi ağır ifadeleri kullanmakla Zat, sıfat, esma ve ef’al konularında gidip gelmişler. Üstad Hazretleri ise, avamın bile rahat anlayabileceği gayet basit ifadelerle bu mesaili anlatmış. Vacibu’l-Vücud, Zat-ı İlahinin unvan-ı mülahazasıdır. Sıfat, esma ve ef’al ise lazıme-i zaruriye-i Zatîyedir. Zat-ı İlahi, sıfat, esma ve ef’alsiz düşünülemez. Hulusi Bey de Üstad’ın izah ettiği şekilde söylüyordu.
Kâinattaki mevcudat hakkında birbirine nisbeten taksimat yaptığımızda, bazı şeyler zat, bazı şeyler arazdır. Ellah’ı Halıkiyet sıfatıyla, kâinatı da mahlukiyet sıfatıyla düşündüğümüz zaman ise; kâinat hepsi araz, Ellah tek zat olur. Çünkü gerçek manada Zat, yani kaimun bi nefsihi Ellah’tır. Kâinat ise hepsi arazdır. Çünkü kâinat müstakil değildir. Ellah’ın esma ve sıfatıyla kaimdir. Zat, Vacibu’l-Vücud olana denir. Öyleyse hakiki manada Zat, sadece Ellah’tır. Hakiki manada Zati ise, Ellah’ın ef’al, esma ve sıfatıdır. Vücud, Zat’ın lazıme-i zaruriye-i zatiyesidir. İnsanlar hakkında kullanılan ifadeler mecaz manasında istimal edilmektedir. Bu itibarla insanın ef’al, esma ve sıfatı, insanın lazıme-i zaruriye-i zatiyesidir. خَلَقَ اللّٰه “Ellah, yarattı” diyoruz, peki Ellah, geçmişte mi Hâlık idi, şimdi mi Hâlık’tır yoksa gelecekte mi Hâlık’tır? “Ellah, ezelden Hâlık vasfını haizdi, ama mevcudatı yarattıktan sonra bilfiil Hâlık oldu” diyorlar. Böyle bir ifade olabilir mi? Elbette hayır. Çünkü zaman, bize göredir. Ellah, zamanla ve mekanla mukayyed değildir ki fiili mukayyed olsun. Ellah’a göre zaman yoktur. Alemin yaratılışı, kıyametin kopması ve ahirete gitmemiz aynı andır.
21:11 Yüsr-ü vahdet, merkezin vahdetine, tabiri caizse fabrikanın, tasarruf merkezinin bir olmasına bakar. İmdad-ı vahidiyet, idarecinin birliğine işaret eder. Nitekim idarecinin bir olup, merkez-i tasarrufunun ayrı ayrı yerlerde olması da zorluğa sebebdir. Bir kanunla, bir merkezden ve bir elden olmak kaydıyla pek çok işler, gayet derecede kolayca yapılır. Ayrı ayrı merkezler, zorluğa sebeptir.
Audio
20260221 20. Mektub 2. Makam 10. Kelime 4. Ders – Urfa
01:44 Cisim nedir? Eni, boyu, uzunluğu olan her nesneye “cisim” denir. Âlemde bulunan her mahlûk, cisimdir, dört unsurdan meydana gelmiştir. Meleklerde nur unsuru fazladır, şeytanlarda nar unsuru fazladır, yerdeki mahlukatta toprak unsuru fazladır, uçan mevcudatta hava unsuru fazladır. Cisim, zaman ve mekân kaydıyla mukayyeddir. Ellah, ne cisimdir ne cismanidir. Ellah, cisim ve cismani olmadığı için la zamanidir, la mekanidir, la keyfidir. Hiçbir varlık, O’nun şuhuduna perde olamaz. Nur olduğu için bir şey, bir şeye mâni olmaz, teveccühünde tecezzi ve inkısam olmaz. Küçük olsun büyük olsun her şeyin yanında bin bir ismiyle tecelli eder; bir isim asıl olur, diğerleri tebei bulunur.
Ellah, her mevcuda bin bir ismiyle tecelli eder. Mevcudat, kendisinde bulunan kabiliyet nisbetinde bir veya birkaç esmayı gösterir. Mesela bizim üzerimizde bin bir ismin tecellisi olduğu gibi, peygamberin (asm) üzerinde de bin bir ismin tecellisi bulunmaktadır. Ama bizdeki kabiliyet noksan olduğu için üzerimizde tecelli eden esmayı gösteremiyoruz.
12:19 Ellah’ın bütün esma ve sıfatları nurdur. Bir isim içinde bütün esma dahildir. Mesela Nur isminde bütün esma dahil olduğu gibi, Alim ve sair isimlerde de bütün esma dahildir. Ellah, bütün esmasıyla Alim’dir, bütün esmasıyla Hakim’dir.
Zerreden Arş’a kadar bütün kâinat rububiyet itibariyle külldür. Terbiye cihetiyle birisine müdahale edebilmen için kâinatın bütününe malik olabilmen, onlarda tasarruf edebilmen lazımdır. Sineği hareket ettirmek için Arş’ı çevirmek lazımdır. Sanat cihetiyle kâinat küllîdir, bütün kâinat toplanıp bir cüz’înin, mesela bir zerrenin içerisine girmiştir. Bir zerreyi kim yapmışsa, bütün alemi O yapmıştır.
38:50 Ehl-i Cennet, Nur ismine ayine olmakla nuraniyet kesbettikleri için bir anda çok yerlerde bulunabilirler. Tecezzi ve inkısam bir nev’i azalmış oluyor. Güneş, Nur isminin bir cilveciğine ayine olmakla her yere sirayet etmektedir. Ehl-i Cennet’in Nur ismine mazhariyeti, Güneş’in Nur ismine mazhariyetinden çok daha ileridir. Bu sırdan dolayı ehl-i Cennet’e çok huriler verilecektir.
Risale-i Nur talebeleri, Ellâh tarafından seçilip istihdâm olunmaktadır. Risale-i Nur’un has şakirdleri, muhlestir. Hulusi Bey Merhum, bir mektubunda şöyle diyor;
“Beni teselli eden tek cihet, îmân ve Kur’ân hizmetinde şuurum taalluk etmeden lütf-u hakla istihdâm edilişimdir.
Çeşmenin harablığı, yolunun bozukluğu ab-ı hayât gibi olan nurlu ve imanlı sözlere ve derslere bir kusur olamaz ve olmamalıdır.
Elhâsıl: Biz öyle bir hizmetteyiz ki; şahsî liyakatsizliğimiz ve kusurlarımıza bakılmadan elimizde ve dilimizdeki hakikatlere bakılırsa, istifade edilebilir.
Evet, bir fakir adam da bir pırlanta bulabilir ve onu lâyık olmadığı için satabilir. Biz, işte öyle fakr ve ihtiyâç içinde iken, hazine-i Kur’âniyye’den bazı nurlar elimize verildi ve denildi ki; ‘Vazîfeniz, bunları din kardeşlerinize duyurmak ve bu suretle onların îmânlarını takviyeye hâdim olmaktır. Ücretiniz, hizmetinizin içindedir. Hiçbir şey beklemeden, Ellah için, ihlâs ile çalışacaksınız.’” (Mektûbât-ı Hulûsıyye-3, s:43)
Ya Rabbi! Bizi, kendi irademize bırakma. Bizi, kendi iradenle hidayette sabit kıl.
Ya Rabbi! Sen, Kerîm’sin, istemeden verensin. Maddi ve manevi müşküllerimizi hallet. Kur’an’ı yeryüzüne hâkim eyle. Âmin.
01:44 Cisim nedir? Eni, boyu, uzunluğu olan her nesneye “cisim” denir. Âlemde bulunan her mahlûk, cisimdir, dört unsurdan meydana gelmiştir. Meleklerde nur unsuru fazladır, şeytanlarda nar unsuru fazladır, yerdeki mahlukatta toprak unsuru fazladır, uçan mevcudatta hava unsuru fazladır. Cisim, zaman ve mekân kaydıyla mukayyeddir. Ellah, ne cisimdir ne cismanidir. Ellah, cisim ve cismani olmadığı için la zamanidir, la mekanidir, la keyfidir. Hiçbir varlık, O’nun şuhuduna perde olamaz. Nur olduğu için bir şey, bir şeye mâni olmaz, teveccühünde tecezzi ve inkısam olmaz. Küçük olsun büyük olsun her şeyin yanında bin bir ismiyle tecelli eder; bir isim asıl olur, diğerleri tebei bulunur.
Ellah, her mevcuda bin bir ismiyle tecelli eder. Mevcudat, kendisinde bulunan kabiliyet nisbetinde bir veya birkaç esmayı gösterir. Mesela bizim üzerimizde bin bir ismin tecellisi olduğu gibi, peygamberin (asm) üzerinde de bin bir ismin tecellisi bulunmaktadır. Ama bizdeki kabiliyet noksan olduğu için üzerimizde tecelli eden esmayı gösteremiyoruz.
12:19 Ellah’ın bütün esma ve sıfatları nurdur. Bir isim içinde bütün esma dahildir. Mesela Nur isminde bütün esma dahil olduğu gibi, Alim ve sair isimlerde de bütün esma dahildir. Ellah, bütün esmasıyla Alim’dir, bütün esmasıyla Hakim’dir.
Zerreden Arş’a kadar bütün kâinat rububiyet itibariyle külldür. Terbiye cihetiyle birisine müdahale edebilmen için kâinatın bütününe malik olabilmen, onlarda tasarruf edebilmen lazımdır. Sineği hareket ettirmek için Arş’ı çevirmek lazımdır. Sanat cihetiyle kâinat küllîdir, bütün kâinat toplanıp bir cüz’înin, mesela bir zerrenin içerisine girmiştir. Bir zerreyi kim yapmışsa, bütün alemi O yapmıştır.
38:50 Ehl-i Cennet, Nur ismine ayine olmakla nuraniyet kesbettikleri için bir anda çok yerlerde bulunabilirler. Tecezzi ve inkısam bir nev’i azalmış oluyor. Güneş, Nur isminin bir cilveciğine ayine olmakla her yere sirayet etmektedir. Ehl-i Cennet’in Nur ismine mazhariyeti, Güneş’in Nur ismine mazhariyetinden çok daha ileridir. Bu sırdan dolayı ehl-i Cennet’e çok huriler verilecektir.
Risale-i Nur talebeleri, Ellâh tarafından seçilip istihdâm olunmaktadır. Risale-i Nur’un has şakirdleri, muhlestir. Hulusi Bey Merhum, bir mektubunda şöyle diyor;
“Beni teselli eden tek cihet, îmân ve Kur’ân hizmetinde şuurum taalluk etmeden lütf-u hakla istihdâm edilişimdir.
Çeşmenin harablığı, yolunun bozukluğu ab-ı hayât gibi olan nurlu ve imanlı sözlere ve derslere bir kusur olamaz ve olmamalıdır.
Elhâsıl: Biz öyle bir hizmetteyiz ki; şahsî liyakatsizliğimiz ve kusurlarımıza bakılmadan elimizde ve dilimizdeki hakikatlere bakılırsa, istifade edilebilir.
Evet, bir fakir adam da bir pırlanta bulabilir ve onu lâyık olmadığı için satabilir. Biz, işte öyle fakr ve ihtiyâç içinde iken, hazine-i Kur’âniyye’den bazı nurlar elimize verildi ve denildi ki; ‘Vazîfeniz, bunları din kardeşlerinize duyurmak ve bu suretle onların îmânlarını takviyeye hâdim olmaktır. Ücretiniz, hizmetinizin içindedir. Hiçbir şey beklemeden, Ellah için, ihlâs ile çalışacaksınız.’” (Mektûbât-ı Hulûsıyye-3, s:43)
Ya Rabbi! Bizi, kendi irademize bırakma. Bizi, kendi iradenle hidayette sabit kıl.
Ya Rabbi! Sen, Kerîm’sin, istemeden verensin. Maddi ve manevi müşküllerimizi hallet. Kur’an’ı yeryüzüne hâkim eyle. Âmin.
Audio
20250114 25. Lem'a, 1-3. Deva – İstanbul
00:57 Ben, Ellah’ın kuluyum. Hz. Adem’in oğluyum. Hz. Nuh’un, Hz. İbrahim’in torunuyum. Muhammed-i Arabî’nin (sav) ümmetiyim. Kur’an’a iman etmişim. لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ tek ordumuzdur. Bunun dışında herhangi bir ordumuz yoktur. Şerefimiz, Kur’an’dır, Kur’an’dır, Kur’an’dır. Bunun dışında bir şerefimiz yoktur. Sünnet-i Nebeviye, Kur’an içerisinde dahildir. Resûl-i Ekrem’in (asm) Ellah’dan getirdikleriyle müşerref olmuşuz. Bu meyanda herhangi bir kavmimiz ve aşiretimiz yoktur. Her bir harf-i Kur’anî bir mucizedir, ezelden gelmiş, ebede gider. Bütün kâinat toplansa Kur’an’ın bit tek harfine mukabele edemez, yerinden kımıldatamaz, kelamullahı bozamaz. Ezel ve ebedi birbirine bağlayan hurufat-ı Kur’anî tebeddül edilemez. Dünyanın temel taşı sökülmez. Arapçanın yirmi sekiz harfi var. Bu harflerin hepsi, Hz. Adem’e vahiy olarak indirilmiştir. Kimse o harflere karışamaz.
Kader-i İlahinin ehl-i beyte idareciliği vermemesinin bazı hikmetleri vardır. Kölelik, cariyelik ve halktan vergi almak gibi ehl-i beyte layık olmayan hallerden onları muhafaza etmek, bu hikmetlerden bazılarıdır.
Seyyidler cemaati yani al-i beyt, yaklaşık bin beş yüz senedir zulüm ve hakarete uğruyor.
Ezelî mukadderat tahakkuk edecek, seyyidler cemaati yani al-i beyt, bin beş yüz sene dünyaya hâkim olacaktır.
16:58 Faraza namaz kılmasa bile hastalık, bela ve musibete düşen her iman sahibi, sevab elde eder. Eğer bu kişi kafirse, ahirette kendine göre bir menfaat görür, cezası hafifler. Ama küfrü gitmez, Cehennem’den çıkmaya sebeb olmaz. Ellah, Adil’dir. Kuluna verdiği elemi boşa götürmez. Kafir olsun mümin olsun ya dünyada ya ahirette bir menfaat görür.
Hastalanan birisinin inlemesi, teşekki değildir. “Bu hastalık neden bana geldi” diye itiraz etmek, teşekkidir.
25:19 İnsandaki acz ve fakr yarasının tedavisi bu dünyada yoktur. Ancak imanla acz ve fakr yarası tedavi edilir.
Dünya ve ahiret saadetini temin etmek için her gün yirmi dört saat denilen bir sermaye-i ömür, her bir insana verilmişken, insan nev’i bu sermaye-i ömrü, su-i istimal etmekle, fuzuli sarfetmekle yani onu, iman ve ibadet yolunda sarf etmemekle hüsrana düşer, zamanı ve ömrü boşu boşuna gider. İnsana verilen vücud fabrikası, emanettir. İnsana verilen yirmi dört saat ise, sermayedir. İnsan, ömür dakikalarını Onun yolunda sarf etmelidir. Aksi takdirde sermaye olarak insana verilen ömür dakikaları zayi olur, gider. Günahların vebali ise senin boynunda kalır.
32:40 Hak, Kur’an’dır, bin bir ism-i İlahidir, ef’al, esma ve sıfat-ı İlahiyi anlamaktır. Hakkı söylemekle yani Kur’ân’ı bütün ahkâmıyla kabûl edip tavsiye etmekle kurtulamazsın. Tâat üstünde sabredeceksin. Masiyete karşı sabredeceksin. Musîbete karşı sabredeceksin. Bu sabrı, halka tavsiye edeceksin. Vasiyetten murad, emirdir.
Biz, şu anda Kur’an’ı kabul ettik, ef’al, esma, sıfat ve Zat-ı İlahinin tecellisini hissettik. Peki bununla iş biter mi? Elbette hayır. Ayet-i Kerime, hakkı kabul ve tavsiyeden sonra, üç sabırla mükellef olduğumuzu ifade ediyor. Üç sabrı yapıp, tavsiye etmemiz gerektiğini bildiriyor. Ef’al, esma, sıfat ve Zat-ı İlahinin tecellisini alemde görmek kafi değil. Hem ibadete devam edeceksin hem günahlardan ictinab edeceksin hem bela ve musibete sabredeceksin. Bazı şiiler gibi, “Ben, hakkı buldum. İbadeti bırakırım” diyemezsin. Bazı ehl-i tasavvuf gibi, “Ben, Ellah’ı buldum. Namaz kılmayacağım” diyemezsin.
00:57 Ben, Ellah’ın kuluyum. Hz. Adem’in oğluyum. Hz. Nuh’un, Hz. İbrahim’in torunuyum. Muhammed-i Arabî’nin (sav) ümmetiyim. Kur’an’a iman etmişim. لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ tek ordumuzdur. Bunun dışında herhangi bir ordumuz yoktur. Şerefimiz, Kur’an’dır, Kur’an’dır, Kur’an’dır. Bunun dışında bir şerefimiz yoktur. Sünnet-i Nebeviye, Kur’an içerisinde dahildir. Resûl-i Ekrem’in (asm) Ellah’dan getirdikleriyle müşerref olmuşuz. Bu meyanda herhangi bir kavmimiz ve aşiretimiz yoktur. Her bir harf-i Kur’anî bir mucizedir, ezelden gelmiş, ebede gider. Bütün kâinat toplansa Kur’an’ın bit tek harfine mukabele edemez, yerinden kımıldatamaz, kelamullahı bozamaz. Ezel ve ebedi birbirine bağlayan hurufat-ı Kur’anî tebeddül edilemez. Dünyanın temel taşı sökülmez. Arapçanın yirmi sekiz harfi var. Bu harflerin hepsi, Hz. Adem’e vahiy olarak indirilmiştir. Kimse o harflere karışamaz.
Kader-i İlahinin ehl-i beyte idareciliği vermemesinin bazı hikmetleri vardır. Kölelik, cariyelik ve halktan vergi almak gibi ehl-i beyte layık olmayan hallerden onları muhafaza etmek, bu hikmetlerden bazılarıdır.
Seyyidler cemaati yani al-i beyt, yaklaşık bin beş yüz senedir zulüm ve hakarete uğruyor.
Ezelî mukadderat tahakkuk edecek, seyyidler cemaati yani al-i beyt, bin beş yüz sene dünyaya hâkim olacaktır.
16:58 Faraza namaz kılmasa bile hastalık, bela ve musibete düşen her iman sahibi, sevab elde eder. Eğer bu kişi kafirse, ahirette kendine göre bir menfaat görür, cezası hafifler. Ama küfrü gitmez, Cehennem’den çıkmaya sebeb olmaz. Ellah, Adil’dir. Kuluna verdiği elemi boşa götürmez. Kafir olsun mümin olsun ya dünyada ya ahirette bir menfaat görür.
Hastalanan birisinin inlemesi, teşekki değildir. “Bu hastalık neden bana geldi” diye itiraz etmek, teşekkidir.
25:19 İnsandaki acz ve fakr yarasının tedavisi bu dünyada yoktur. Ancak imanla acz ve fakr yarası tedavi edilir.
Dünya ve ahiret saadetini temin etmek için her gün yirmi dört saat denilen bir sermaye-i ömür, her bir insana verilmişken, insan nev’i bu sermaye-i ömrü, su-i istimal etmekle, fuzuli sarfetmekle yani onu, iman ve ibadet yolunda sarf etmemekle hüsrana düşer, zamanı ve ömrü boşu boşuna gider. İnsana verilen vücud fabrikası, emanettir. İnsana verilen yirmi dört saat ise, sermayedir. İnsan, ömür dakikalarını Onun yolunda sarf etmelidir. Aksi takdirde sermaye olarak insana verilen ömür dakikaları zayi olur, gider. Günahların vebali ise senin boynunda kalır.
32:40 Hak, Kur’an’dır, bin bir ism-i İlahidir, ef’al, esma ve sıfat-ı İlahiyi anlamaktır. Hakkı söylemekle yani Kur’ân’ı bütün ahkâmıyla kabûl edip tavsiye etmekle kurtulamazsın. Tâat üstünde sabredeceksin. Masiyete karşı sabredeceksin. Musîbete karşı sabredeceksin. Bu sabrı, halka tavsiye edeceksin. Vasiyetten murad, emirdir.
Biz, şu anda Kur’an’ı kabul ettik, ef’al, esma, sıfat ve Zat-ı İlahinin tecellisini hissettik. Peki bununla iş biter mi? Elbette hayır. Ayet-i Kerime, hakkı kabul ve tavsiyeden sonra, üç sabırla mükellef olduğumuzu ifade ediyor. Üç sabrı yapıp, tavsiye etmemiz gerektiğini bildiriyor. Ef’al, esma, sıfat ve Zat-ı İlahinin tecellisini alemde görmek kafi değil. Hem ibadete devam edeceksin hem günahlardan ictinab edeceksin hem bela ve musibete sabredeceksin. Bazı şiiler gibi, “Ben, hakkı buldum. İbadeti bırakırım” diyemezsin. Bazı ehl-i tasavvuf gibi, “Ben, Ellah’ı buldum. Namaz kılmayacağım” diyemezsin.
Audio
20250115 25. Lem'a 4-6. Deva – İstanbul
00:23 Bu mülk, senin olsaydı hasta olmazdın. Öyleyse ‘Benimdir’ deme. Çünkü mülk kiminse, hasta eden O’dur. Madem mülk O’nundur, şekvaya hakkın yoktur. ‘Neden incittin? Niçin hasta ettin? Niçin bu kadar hakaretlere maruz bıraktın?’ diyemezsin. Senin vazifen, verilene şükredip, sabırla mükafatını beklemektir. Bu vücud O’nun olduğuna göre, ister hasta eder, ister halkı musallat eder. Senin vazifen, bu vücud sarayını iman ve İslam esaslarına müraatla temiz tutmaktır. Hastalık, bela ve musibetler bizdeki günahlardan dolayıdır. Cenâb-ı Hakk’ın yanında kula takdîr edilmiş olan makamı elde etmek için bazen bela ve musibet verilir. Ama bu nadirattandır. Cenâb-ı Hakk’ın yanında kula takdir edilmiş olan makamı, insanın müsbet ibadet ile kazanması mümkün değildir. İnsanın o makama ulaşmasının tek çaresi, menfî ibadet denilen belâ ve musibetlerdir.
İnsan her an ve her dakika günahtadır.
مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِۘ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِك
“Sana tekvînen ve teklîfen iyilik, hayır, hasenât ve kemâlâttan her ne isabet ederse, o Ellah’tandır ve kötülük, seyyie ve günahtan her ne isabet ederse, o da senin nefsindendir.” (Nisa Suresi, 4:79.) Yaptığın ibadetler, sana aid değildir. Çünkü mehâsinin hep mevhibedir; seyyiâtın meksûbedir. Hayırlarda hiçbir dahlin yoktur. Hayırlardan elini çeksen, geriye sadece günahlar kalır. Günahların sonu yoktur. Ehl-i ilmin, ayet ve hadisleri tefsir eden ulemanın çoğu bu hakikatleri anlamadıklarından çok hatalara girmişler, ümmeti de yanlışlara sevk etmişler. Ayet ve hadisleri, kendi düşüncelerine göre izah etmişler, ayetleri, diğer ayetleri nazara alarak izah etmemişler. Mezkûr ayetin verdiği ölçüyle hareket etmek lazım. Hayırları veren Ellah’tır. Bize kalan ise, sadece günahtır. İyilikler Ellâh’dan, kötülükler ise nefsindendir. Ne kadar hayır işlemişsen, hepsi mevhibe-i İlahiyyedir.
13:10 Her bela ve musibet güzeldir. Vücud, senin değil ki şikâyette bulunuyor, itiraz ediyorsun. Senin şikâyetin, haksız temellükten kaynaklanıyor. “Benimdir” demekle günaha giriyorsun. Madem başkasının mülküdür, mülk sahibi, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Halbuki sen, vücud ve aza sahibi olmakla ücretini peşin almışsın. Sen, orada bir model olduğun için, ‘Rahmetinden, lütfundan mükafatımı beklerim’ diyebilirsin. Lütuf ve rahmetinden dilerse verir, dilerse vermez. İbadetler, netice-i nimet-i sabıkadır; mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değildir. Resûl-i Ekrem’den (asm) sonra bu nokta kaybedilmiş, herkes başka tarafa çekmiş. Adam çıkmış, “Hasenemi tartım” diyor. Hasenen var mıdır ki tartıyorsun? Mehâsinin hep mevhibedir; seyyiâtın meksûbedir. İyilikler Ellâh’dan, kötülükler ise nefsindendir. Kıyamet gününde hayırların tartıya gelmesi, mahza lütf u İlahidir. İşin hakikatinde insanın hiçbir hayır ameli yoktur. Ellah, mahza lütfuyla, yapmışsın gibi kabul ediyor.
Cenab-ı Hak, Vücud sıfatıyla insandaki ademiyat üzerine tecelli etmiş, bir vücud görünmüş. Vücud denen nesne senin değil. Ademiyatını ve kusurunu en ziyade anlayan, Muhammed-i Arabî’dir (asm). Kusurunu anladığın nisbette mertebe kazanır, amel işlersin.
21:08 Hastalık, insanı uyandırdığı, ahireti düşünmeye sevk ettiği için bir nev’ sıhhattir. İnsanı, Ellah’dan ve ahiretten uzaklaştıran sıhhat, hastalıktır. Gençliğini heva ve heveste sarf eden, gençliğini kendi aleyhine çeviren kişi, zahiren sıhhatli olsa da hakikatte hastadır.
Namaz kılmayan kişi, manen hastadır. Nerde sabah, orda akşam düşüncesiyle hayvan gibi yaşar. Nizam ve intizamı olmayan bir sarhoş gibidir. Kuvve-i şeheviyesi tamamen galebe çalar, şehvetine tabi olur.
Dünya, cazibedardır, fitnedir. Bütün dünyevi lezzetler, mana-yı ismiyle olan yeme-içmeler, evlenmeler, gayr-ı meşru muhabbet ve aşkların hepsi fanidir. Fani şeylerle ömrünüzü bitirmeyin.
00:23 Bu mülk, senin olsaydı hasta olmazdın. Öyleyse ‘Benimdir’ deme. Çünkü mülk kiminse, hasta eden O’dur. Madem mülk O’nundur, şekvaya hakkın yoktur. ‘Neden incittin? Niçin hasta ettin? Niçin bu kadar hakaretlere maruz bıraktın?’ diyemezsin. Senin vazifen, verilene şükredip, sabırla mükafatını beklemektir. Bu vücud O’nun olduğuna göre, ister hasta eder, ister halkı musallat eder. Senin vazifen, bu vücud sarayını iman ve İslam esaslarına müraatla temiz tutmaktır. Hastalık, bela ve musibetler bizdeki günahlardan dolayıdır. Cenâb-ı Hakk’ın yanında kula takdîr edilmiş olan makamı elde etmek için bazen bela ve musibet verilir. Ama bu nadirattandır. Cenâb-ı Hakk’ın yanında kula takdir edilmiş olan makamı, insanın müsbet ibadet ile kazanması mümkün değildir. İnsanın o makama ulaşmasının tek çaresi, menfî ibadet denilen belâ ve musibetlerdir.
İnsan her an ve her dakika günahtadır.
مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِۘ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِك
“Sana tekvînen ve teklîfen iyilik, hayır, hasenât ve kemâlâttan her ne isabet ederse, o Ellah’tandır ve kötülük, seyyie ve günahtan her ne isabet ederse, o da senin nefsindendir.” (Nisa Suresi, 4:79.) Yaptığın ibadetler, sana aid değildir. Çünkü mehâsinin hep mevhibedir; seyyiâtın meksûbedir. Hayırlarda hiçbir dahlin yoktur. Hayırlardan elini çeksen, geriye sadece günahlar kalır. Günahların sonu yoktur. Ehl-i ilmin, ayet ve hadisleri tefsir eden ulemanın çoğu bu hakikatleri anlamadıklarından çok hatalara girmişler, ümmeti de yanlışlara sevk etmişler. Ayet ve hadisleri, kendi düşüncelerine göre izah etmişler, ayetleri, diğer ayetleri nazara alarak izah etmemişler. Mezkûr ayetin verdiği ölçüyle hareket etmek lazım. Hayırları veren Ellah’tır. Bize kalan ise, sadece günahtır. İyilikler Ellâh’dan, kötülükler ise nefsindendir. Ne kadar hayır işlemişsen, hepsi mevhibe-i İlahiyyedir.
13:10 Her bela ve musibet güzeldir. Vücud, senin değil ki şikâyette bulunuyor, itiraz ediyorsun. Senin şikâyetin, haksız temellükten kaynaklanıyor. “Benimdir” demekle günaha giriyorsun. Madem başkasının mülküdür, mülk sahibi, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Halbuki sen, vücud ve aza sahibi olmakla ücretini peşin almışsın. Sen, orada bir model olduğun için, ‘Rahmetinden, lütfundan mükafatımı beklerim’ diyebilirsin. Lütuf ve rahmetinden dilerse verir, dilerse vermez. İbadetler, netice-i nimet-i sabıkadır; mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değildir. Resûl-i Ekrem’den (asm) sonra bu nokta kaybedilmiş, herkes başka tarafa çekmiş. Adam çıkmış, “Hasenemi tartım” diyor. Hasenen var mıdır ki tartıyorsun? Mehâsinin hep mevhibedir; seyyiâtın meksûbedir. İyilikler Ellâh’dan, kötülükler ise nefsindendir. Kıyamet gününde hayırların tartıya gelmesi, mahza lütf u İlahidir. İşin hakikatinde insanın hiçbir hayır ameli yoktur. Ellah, mahza lütfuyla, yapmışsın gibi kabul ediyor.
Cenab-ı Hak, Vücud sıfatıyla insandaki ademiyat üzerine tecelli etmiş, bir vücud görünmüş. Vücud denen nesne senin değil. Ademiyatını ve kusurunu en ziyade anlayan, Muhammed-i Arabî’dir (asm). Kusurunu anladığın nisbette mertebe kazanır, amel işlersin.
21:08 Hastalık, insanı uyandırdığı, ahireti düşünmeye sevk ettiği için bir nev’ sıhhattir. İnsanı, Ellah’dan ve ahiretten uzaklaştıran sıhhat, hastalıktır. Gençliğini heva ve heveste sarf eden, gençliğini kendi aleyhine çeviren kişi, zahiren sıhhatli olsa da hakikatte hastadır.
Namaz kılmayan kişi, manen hastadır. Nerde sabah, orda akşam düşüncesiyle hayvan gibi yaşar. Nizam ve intizamı olmayan bir sarhoş gibidir. Kuvve-i şeheviyesi tamamen galebe çalar, şehvetine tabi olur.
Dünya, cazibedardır, fitnedir. Bütün dünyevi lezzetler, mana-yı ismiyle olan yeme-içmeler, evlenmeler, gayr-ı meşru muhabbet ve aşkların hepsi fanidir. Fani şeylerle ömrünüzü bitirmeyin.
Audio
20250116 25. Lem'a, 6. Ve 7.Deva – İstanbul
Bu dersler Molla Muhammed’in malı değildir. Paramparça olmaya razıyım, ama bu derslerin sahibsiz kalmasına razı değilim. Bu dersler benim davam değildir. Bu dersler, Ellah’ın davasıdır, Kur’an’ın davasıdır. Kur’an, baştan sona kadar tevhidi ders vermektedir.
Kur’an-ı Hakîm, bir eseri nazara verdiğinde, hemen eserin arkasında fiili, fiilin arkasında da aşikâre fâili gösterir. Yani Kur’an, kâinata kâinat hesabına bakmıyor. Hemen eserin arkasında fiile, fiilden fâile intikal ettirir. “Demek, bir Vâhid-i Ehad var ki; bu fiilleri yapar.” diye ifade eder.
Tevhidi anlayabilmen için kendine bakman bile kafidir. Bir lokma ekmeği yediğin zaman, o bir lokma ekmeğin mide fabrikasında nasıl çalıştığından haberin var mıdır? Madem hiçbir şey kendi kendine olmaz, öyleyse mideni çalıştıran birisi vardır. O Zat ise Ellah’dır. Gözüne, kulağına, aklına ve sair azalarından hangisine baksan tevhidi bulursun.
Dünya, zıdların cevelangahı, birbirine girme yeri olduğu için hakiki güzellik ve hakiki kubh görülmüyor. Eğer tam güzel ve tam kubh olsaydı, teklif olmazdı, emr-i bil maruf, nehy-i anil münkere gerek kalmazdı. Cenab-ı Hak, zıtları birbirine karıştırmış, yoğurmuş ismini “Dünya” koymuş. O zıdlar birbirinden ayrılsa biri Cennet, diğeri Cehennem olur. Şu dünya memzucdur. Hem Cennet’in hem Cehennem’in numunesidir. Hem hayrdır hem şerdir. Dünyada sadece hayr veya sadece şer bulunsaydı, şeriate gerek kalmazdı. Başka bir alemin yaratılmasına ihtiyaç olmazdı. Bu âlem, zıdların cevelangâhı olmuş; kahr u lütuf içinde idare edilmektedir. Cenab-ı Hak, bu alemde bütün ezdadı, Cennet ve Cehennem’in nümunesi olarak burada bir araya toplamış, ismini “Dünya” koymuş. Bu dünyada sıhhat olduğu gibi hastalık da var. Mümin olduğu gibi kafir de var.
Ehl-i dünya, “İnsan, medeni-i bi’t-tabidir. Şeriate gerek yoktur” diyor. Evet, insan, medeni-i bi’t-tabidir. Fakat medeniyete riayet etmek, fıtratın önüne geçmemek şartıyla. Maalesef hiçbiri, medeniyete ve fıtrata riayet etmiyor, ifrat ve tefritte bulunuyor. Onun için bu dünya, imtihan yeri olmuş, dünyada zıtlar bulunur. Halbuki insanın fıtratı, Kur’an’ın evamir ve nevahisini yapacak şekilde yaratılmıştır. Fıtrat yalan söylemez. Fıtrat tertemizdir. Fıtratını dinleyen insan, Arapça konuşur. Fıtratını dinleyen insan, günah işlemez. İnsan daha sonradan çevrenin te’siriyle fıtratına muhalif gider. Fıtratı, fıtrî ve lâyık olmayan şeylerden muhafaza edecek, medeniyetin dışına çıkmasına fırsat vermeyecek, onu frenleyecek bir güç lazım. O güç, evamir ve nevahi-i İlahidir.
Ey ahmaklar! Dünya devletlerini kabul ettiğiniz zaman, ahkam-ı İlahinin zaruretini de kabul etmiş oluyorsunuz. Madem, “İnsan, medeni-i bi’t-tabidir. Şeriate gerek yoktur” diyorsunuz, öyleyse bu devletlere ne gerek var? İnsanı, bir beşerî kanunla zabt etmeye mecbur kaldığınıza göre, ilahi bir kanun illa lazımdır. O ilahi kanun, medeni-i bi’t-tabi olan insanın fıtratını, fıtrî ve lâyık olmayan şeylerden muhafaza eder, medenî halinde bırakır.
“Medeni-i bi’t-tabi” ifadesinin manası, “Ne kendine ne başkasına zarar vermez. Halka menfaatli olur” demektir. Evet bu, fıtrattır; fakat insan, buna tam riayet edemez. İnsanda tebei olarak bulunan şer, harekete geçer, asıl fıtratı bozar. Şer, tebeidir; güzellik, asıldır.
Bu dersler Molla Muhammed’in malı değildir. Paramparça olmaya razıyım, ama bu derslerin sahibsiz kalmasına razı değilim. Bu dersler benim davam değildir. Bu dersler, Ellah’ın davasıdır, Kur’an’ın davasıdır. Kur’an, baştan sona kadar tevhidi ders vermektedir.
Kur’an-ı Hakîm, bir eseri nazara verdiğinde, hemen eserin arkasında fiili, fiilin arkasında da aşikâre fâili gösterir. Yani Kur’an, kâinata kâinat hesabına bakmıyor. Hemen eserin arkasında fiile, fiilden fâile intikal ettirir. “Demek, bir Vâhid-i Ehad var ki; bu fiilleri yapar.” diye ifade eder.
Tevhidi anlayabilmen için kendine bakman bile kafidir. Bir lokma ekmeği yediğin zaman, o bir lokma ekmeğin mide fabrikasında nasıl çalıştığından haberin var mıdır? Madem hiçbir şey kendi kendine olmaz, öyleyse mideni çalıştıran birisi vardır. O Zat ise Ellah’dır. Gözüne, kulağına, aklına ve sair azalarından hangisine baksan tevhidi bulursun.
Dünya, zıdların cevelangahı, birbirine girme yeri olduğu için hakiki güzellik ve hakiki kubh görülmüyor. Eğer tam güzel ve tam kubh olsaydı, teklif olmazdı, emr-i bil maruf, nehy-i anil münkere gerek kalmazdı. Cenab-ı Hak, zıtları birbirine karıştırmış, yoğurmuş ismini “Dünya” koymuş. O zıdlar birbirinden ayrılsa biri Cennet, diğeri Cehennem olur. Şu dünya memzucdur. Hem Cennet’in hem Cehennem’in numunesidir. Hem hayrdır hem şerdir. Dünyada sadece hayr veya sadece şer bulunsaydı, şeriate gerek kalmazdı. Başka bir alemin yaratılmasına ihtiyaç olmazdı. Bu âlem, zıdların cevelangâhı olmuş; kahr u lütuf içinde idare edilmektedir. Cenab-ı Hak, bu alemde bütün ezdadı, Cennet ve Cehennem’in nümunesi olarak burada bir araya toplamış, ismini “Dünya” koymuş. Bu dünyada sıhhat olduğu gibi hastalık da var. Mümin olduğu gibi kafir de var.
Ehl-i dünya, “İnsan, medeni-i bi’t-tabidir. Şeriate gerek yoktur” diyor. Evet, insan, medeni-i bi’t-tabidir. Fakat medeniyete riayet etmek, fıtratın önüne geçmemek şartıyla. Maalesef hiçbiri, medeniyete ve fıtrata riayet etmiyor, ifrat ve tefritte bulunuyor. Onun için bu dünya, imtihan yeri olmuş, dünyada zıtlar bulunur. Halbuki insanın fıtratı, Kur’an’ın evamir ve nevahisini yapacak şekilde yaratılmıştır. Fıtrat yalan söylemez. Fıtrat tertemizdir. Fıtratını dinleyen insan, Arapça konuşur. Fıtratını dinleyen insan, günah işlemez. İnsan daha sonradan çevrenin te’siriyle fıtratına muhalif gider. Fıtratı, fıtrî ve lâyık olmayan şeylerden muhafaza edecek, medeniyetin dışına çıkmasına fırsat vermeyecek, onu frenleyecek bir güç lazım. O güç, evamir ve nevahi-i İlahidir.
Ey ahmaklar! Dünya devletlerini kabul ettiğiniz zaman, ahkam-ı İlahinin zaruretini de kabul etmiş oluyorsunuz. Madem, “İnsan, medeni-i bi’t-tabidir. Şeriate gerek yoktur” diyorsunuz, öyleyse bu devletlere ne gerek var? İnsanı, bir beşerî kanunla zabt etmeye mecbur kaldığınıza göre, ilahi bir kanun illa lazımdır. O ilahi kanun, medeni-i bi’t-tabi olan insanın fıtratını, fıtrî ve lâyık olmayan şeylerden muhafaza eder, medenî halinde bırakır.
“Medeni-i bi’t-tabi” ifadesinin manası, “Ne kendine ne başkasına zarar vermez. Halka menfaatli olur” demektir. Evet bu, fıtrattır; fakat insan, buna tam riayet edemez. İnsanda tebei olarak bulunan şer, harekete geçer, asıl fıtratı bozar. Şer, tebeidir; güzellik, asıldır.
Audio
20250117 25. Lem'a, 8. Deva – İstanbul
02:08 Düşmanla karşılaşmayı istemek, caiz değildir. Fahre ve ucbe giren, “Düşmanla karşılaştığımız zaman benim neler yapacaklarımı göreceksiniz” diyenler, neticede zillet ve mağlubiyete mahkûm olurlar. Ellah’a karşı zelil olduklarını anlayanlar, “Ya Rabbi! Düşmanla karşılaştığımızda bize sebat ve cesaret ver” diyenler ise gâlib olurlar.
09:00 Faraza namaz kılmayan biri de olsa hastalık esnasında tevbe edip namaza başlamışsa, tevbesi kabul olur. Tevbe edip namaz kılmaya karar veren kişi, eğer hastalık sebebiyle namaz kılamadan vefat ederse, tevbesi yine kabuldür. Ellah, tevbe edenlerin tevbesini kabul eder. Tevbeyi oyuncak haline getirenlerin tevbesini kabul etmez.
21:08 İnsan, cümle harekatıyla hastadır. Bu hastalığın tek ilacı, imandır. İmansızlık, devasız bir derttir. Kur’an, 6666 ayetiyle mahza şifadır. Kur’an’a muhalif her hareket, dalalettir. Kur’an’a iman eden, sıhhati bulmuştur. Kur’an’a iman etmeyen, alemde devası olmayan bir hastalığa düşmüştür. Derdine derman arıyorsan, Kur’an yeter. Çünkü her bir emr-i İlahi, sendeki bir hastalığın şifasıdır. İmansız adam, tamamen hastadır. Eğer imanın olduğu halde günaha girmekle hasta olmuşsan, tedavisi yine Kur’an’ladır.
Ellah’a iman etmiş, mülkü, sahibine teslim etmiş, Ellah’ın merhametine sığınmış bir insanın derdi olur mu? İşte bu noktayı muhkem tutsak, iş rahatlaşır. Mesela benim vücudum başkasının mülküdür. Mülk sahibi, beni hasta etmiş. Benim şikâyete hakkım yoktur. Nefis, zalimdir, hastalıkların çoğunu Ellah’a vermiyor “Şu hastalık şundan dolayıdır. Bu hastalık tabiattan dolayıdır” diyor. Halbuki hastalıkların hepsi Ellah’dandır. Evvela hastalıkları Ellah’a ver. İman ettiğimiz halde hastalıkları Ellah’a vermiyoruz. Esbabperest olmuş, bir nevi şirke girmişiz. Bu Molla Muhammed’in vücudunu bu kadar dertlerle mübtela eden birisi var. Ellah, bilerek yapıyor. Neden böyle olduğunun hikmetini de ancak O bilir. O Fail-i Muhtar’dır. Biz, fail-i muhtar değiliz, Kur’an’a bağlı bir memuruz. O, vücudumuzda istediği gibi tasarruf eder. Biz, bu vücutta istediğimiz gibi tasarruf edemeyiz. Çünkü mülk bizim değil. Şu kadarını anlasak, hastalıkların cümlesini Ellah’a versek kurtuluruz.
37:01 Mezheblerin ihtilafı, din değildir. “Bir mezhebden diğer mezhebe geçmek için niyet lazımdır” tarzında batıl bir inanç var. “Niyet ettim Şafi mezhebinden Hanefi mezhebine geçmeye” veya “Niyet ettim Hanefi mezhebinden Şafi mezhebine geçmeye” tarzında ifadeler hurafedir. Şu anda Kitab ve Sünnet terk edilmiş.
Mezhebler, haktır; ama mezhebler din değildir, taassub-u mezheb hak değildir. Üstad (ra), amel, dört mezhebden, hatta on iki mezhebden çıkmazsa sahihdir, buyuruyor.
Sarık ve cübbe, adab-ı kavmiyedendir, şiar değildir, din değildir. Resûl-u Ekrem (asm) yaptığı için adab cinsinden sünnet olmuştur. Usul uleması yani büyük alimler, “Sarıkla, cübbeyle kılınan namazın şu kadar sevabı vardır” gibi hadislerin iftira olduğunu söylüyorlar.
02:08 Düşmanla karşılaşmayı istemek, caiz değildir. Fahre ve ucbe giren, “Düşmanla karşılaştığımız zaman benim neler yapacaklarımı göreceksiniz” diyenler, neticede zillet ve mağlubiyete mahkûm olurlar. Ellah’a karşı zelil olduklarını anlayanlar, “Ya Rabbi! Düşmanla karşılaştığımızda bize sebat ve cesaret ver” diyenler ise gâlib olurlar.
09:00 Faraza namaz kılmayan biri de olsa hastalık esnasında tevbe edip namaza başlamışsa, tevbesi kabul olur. Tevbe edip namaz kılmaya karar veren kişi, eğer hastalık sebebiyle namaz kılamadan vefat ederse, tevbesi yine kabuldür. Ellah, tevbe edenlerin tevbesini kabul eder. Tevbeyi oyuncak haline getirenlerin tevbesini kabul etmez.
21:08 İnsan, cümle harekatıyla hastadır. Bu hastalığın tek ilacı, imandır. İmansızlık, devasız bir derttir. Kur’an, 6666 ayetiyle mahza şifadır. Kur’an’a muhalif her hareket, dalalettir. Kur’an’a iman eden, sıhhati bulmuştur. Kur’an’a iman etmeyen, alemde devası olmayan bir hastalığa düşmüştür. Derdine derman arıyorsan, Kur’an yeter. Çünkü her bir emr-i İlahi, sendeki bir hastalığın şifasıdır. İmansız adam, tamamen hastadır. Eğer imanın olduğu halde günaha girmekle hasta olmuşsan, tedavisi yine Kur’an’ladır.
Ellah’a iman etmiş, mülkü, sahibine teslim etmiş, Ellah’ın merhametine sığınmış bir insanın derdi olur mu? İşte bu noktayı muhkem tutsak, iş rahatlaşır. Mesela benim vücudum başkasının mülküdür. Mülk sahibi, beni hasta etmiş. Benim şikâyete hakkım yoktur. Nefis, zalimdir, hastalıkların çoğunu Ellah’a vermiyor “Şu hastalık şundan dolayıdır. Bu hastalık tabiattan dolayıdır” diyor. Halbuki hastalıkların hepsi Ellah’dandır. Evvela hastalıkları Ellah’a ver. İman ettiğimiz halde hastalıkları Ellah’a vermiyoruz. Esbabperest olmuş, bir nevi şirke girmişiz. Bu Molla Muhammed’in vücudunu bu kadar dertlerle mübtela eden birisi var. Ellah, bilerek yapıyor. Neden böyle olduğunun hikmetini de ancak O bilir. O Fail-i Muhtar’dır. Biz, fail-i muhtar değiliz, Kur’an’a bağlı bir memuruz. O, vücudumuzda istediği gibi tasarruf eder. Biz, bu vücutta istediğimiz gibi tasarruf edemeyiz. Çünkü mülk bizim değil. Şu kadarını anlasak, hastalıkların cümlesini Ellah’a versek kurtuluruz.
37:01 Mezheblerin ihtilafı, din değildir. “Bir mezhebden diğer mezhebe geçmek için niyet lazımdır” tarzında batıl bir inanç var. “Niyet ettim Şafi mezhebinden Hanefi mezhebine geçmeye” veya “Niyet ettim Hanefi mezhebinden Şafi mezhebine geçmeye” tarzında ifadeler hurafedir. Şu anda Kitab ve Sünnet terk edilmiş.
Mezhebler, haktır; ama mezhebler din değildir, taassub-u mezheb hak değildir. Üstad (ra), amel, dört mezhebden, hatta on iki mezhebden çıkmazsa sahihdir, buyuruyor.
Sarık ve cübbe, adab-ı kavmiyedendir, şiar değildir, din değildir. Resûl-u Ekrem (asm) yaptığı için adab cinsinden sünnet olmuştur. Usul uleması yani büyük alimler, “Sarıkla, cübbeyle kılınan namazın şu kadar sevabı vardır” gibi hadislerin iftira olduğunu söylüyorlar.
Audio
20250118 25. Lem'a, 8. Deva 2. Ders, 9. Ve 10.Deva – İstanbul
11:01 Ya Rabbi! Ölüm, haktır. Hesab, haktır. Başımıza gelen herşey Sen’dendir. Hepsi ayn-ı rahmettir, inayettir. Biz, Sana iman etmişiz. Ehl-i iman olarak ölümün adem ve i’dam olmadığına, belki başka bir alemin kapısı olduğuna inanmışız. Ya Rabbi! Bize, ölümü güzel göster. Sen’den geldiği için hastalıkları sevdir. Bizi, ölümden korkup, titreyerek ibadeti terk edenlerden eyleme. Madem ölüm i’dam değildir; başka bir aleme açılan bir kapıdır, öyleyse iman sahibleri ölümden korkmamalı.
15:30 Dersimize gelenlerin çoğunda velilik merakı var. “Halk bana veli desin, kutub desin, gavs desin, hüsn-ü zan etsin, etrafımda toplansın” düşüncesindeler. Halkın nazarında bu makamları elde etmenin ahirette bir faydası var mıdır? Dünyevi mertebeler, halkın verdiği şerefler, halkın sana taktığı makamlar kabir kapısına kadar gelir, orda söner, gider. Bu düşünceler, bir nevi nifaktır; dini, basamak yapıp kendini veli göstermektir, neuzubillah. Bu riyakarlık, dünyada benzeri olmayan bir hastalıktır. Bu meyanda bana yapılan hüsn-ü zannınızı, sarıklı bir genç, veli, kutub, gavs gibi ifadelerinizi kabul etmiyorum. Kendimi veli, kutub, gavs bilmediğime Ellah şahittir. Bizi deşseniz necasetten başka bir şeyimiz yoktur. Bir namazı bile gereği gibi kılamıyoruz. Bu meyanda söyleyecek salih bir amelimiz yoktur. İhlas dışında bizi kurtaracak bir şey yoktur. Halkın değil, Halık’ın ne dediği mühimdir.
18:14 Asıl vatanımız, Cennet’tir. Asıl vatanımız olan Cennet’e gitmek için ilk menzil, ilk konaklama yeri, kabirdir. Ölüp kabre girmek, Cennet’in kapısını çalmaktır. Kabir menziline uğramadan Cennet’e girilmez. Bizim asıl mekânımız, Cennettir.
Dünyanın bütün nimetlerine sahib olsan da, hastalandığın takdirde bu dünya, sana zindan olur. Dünyanın her bir lezzeti içinde bin elem var. Burada sıkışıp kalmışsın. Yeri-göğü gezmek istesen, gezebilir misin? Hayır. Fakat imanla kabre girdiğin zaman, her yeri gezebilirsin. Cesed-i insanî, ruh için bir zindan, bir kafestir. İnsan vefat edince, ruh, o kafesten kurtulur, kendine mahsus kılıfıyla uçar, her yeri gezer. Dünyevi nimetleri yiyip-içtiğin zaman, cesedin ağırlaşır, ruhun hareket edemez. Ruh, bir nevi zindan hayatı yaşar. Kabir, dünya zindanından kurtulup, Cennet-misal bir bostana gidiştir.
25:53 Ya Rabbi! En büyük şifa, imandır. İman şifasından sonra maddi şifayı da alem-i insaniyete göndermekle hem maddi hem manevi hastalıkları tedavi et. İnsaniyeti, bu zalimlerin elinden kurtar. Alem-i İslamiyet ve insaniyetteki bütün hastalıkların kaynağı, ekinlere atılan zehirli maddeler ve insanlara bilerek verilen ilaçlar, vurulan zehirli iğnelerdir. Ya Rabbi! Bu işi kökten temizle. Ya Rabbi! Bizler, köklü bir şifaya muntazırız. Biz, kadere razıyız; ama zalimlerin eliyle gelen zulme razı değiliz. Ya Rabbi! Zalimlerin elini üzerimizden kaldır, cümle hastalıklardan bizi kurtar. Bu asırda hasta olmayan kimse kalmamış. Çocuklar hastalıkla doğuyor. Ya Rabbi! Şafi, Sen’sin. Hem iman şifasını ver hem maddi şifayı ihsan eyle.
Bu zamanda azim fitneler zuhur etmiş. Kur’an bu fitneleri şöyle haber veriyor;
فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِهٖ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِه
“Öyle bir sihir öğrenirler ki; onunla karı ile koca arasını ayırırlar.” (Bakara 2:102.)
Cenâb-ı Hak, eser-i imtihan olarak Bâbil’de Harut ve Marut isminde iki meleği indirmiş, onlar vâsıtasıyla insanlara sihri öğretmişti. Bu ayet Babil’de eser-i imtihan olarak öğretilen sihirden bin misli daha tesirli sihirlerin ahirzamanda meydana geleceğine ve bu sihirlerle karı-koca arasını bozacak fitnelerin çıkacağına işaret etmektedir. Mahiyeti meçhul gizli komiteler, eşler arasındaki sükûnet, rahmet ve meveddetten o kadar rahatsız oluyorlar ki, karı-kocayı birbirlerine düşürebilmek için yeryüzünde her türlü fitne ve fesadı çıkarmaya çalışıyorlar.
11:01 Ya Rabbi! Ölüm, haktır. Hesab, haktır. Başımıza gelen herşey Sen’dendir. Hepsi ayn-ı rahmettir, inayettir. Biz, Sana iman etmişiz. Ehl-i iman olarak ölümün adem ve i’dam olmadığına, belki başka bir alemin kapısı olduğuna inanmışız. Ya Rabbi! Bize, ölümü güzel göster. Sen’den geldiği için hastalıkları sevdir. Bizi, ölümden korkup, titreyerek ibadeti terk edenlerden eyleme. Madem ölüm i’dam değildir; başka bir aleme açılan bir kapıdır, öyleyse iman sahibleri ölümden korkmamalı.
15:30 Dersimize gelenlerin çoğunda velilik merakı var. “Halk bana veli desin, kutub desin, gavs desin, hüsn-ü zan etsin, etrafımda toplansın” düşüncesindeler. Halkın nazarında bu makamları elde etmenin ahirette bir faydası var mıdır? Dünyevi mertebeler, halkın verdiği şerefler, halkın sana taktığı makamlar kabir kapısına kadar gelir, orda söner, gider. Bu düşünceler, bir nevi nifaktır; dini, basamak yapıp kendini veli göstermektir, neuzubillah. Bu riyakarlık, dünyada benzeri olmayan bir hastalıktır. Bu meyanda bana yapılan hüsn-ü zannınızı, sarıklı bir genç, veli, kutub, gavs gibi ifadelerinizi kabul etmiyorum. Kendimi veli, kutub, gavs bilmediğime Ellah şahittir. Bizi deşseniz necasetten başka bir şeyimiz yoktur. Bir namazı bile gereği gibi kılamıyoruz. Bu meyanda söyleyecek salih bir amelimiz yoktur. İhlas dışında bizi kurtaracak bir şey yoktur. Halkın değil, Halık’ın ne dediği mühimdir.
18:14 Asıl vatanımız, Cennet’tir. Asıl vatanımız olan Cennet’e gitmek için ilk menzil, ilk konaklama yeri, kabirdir. Ölüp kabre girmek, Cennet’in kapısını çalmaktır. Kabir menziline uğramadan Cennet’e girilmez. Bizim asıl mekânımız, Cennettir.
Dünyanın bütün nimetlerine sahib olsan da, hastalandığın takdirde bu dünya, sana zindan olur. Dünyanın her bir lezzeti içinde bin elem var. Burada sıkışıp kalmışsın. Yeri-göğü gezmek istesen, gezebilir misin? Hayır. Fakat imanla kabre girdiğin zaman, her yeri gezebilirsin. Cesed-i insanî, ruh için bir zindan, bir kafestir. İnsan vefat edince, ruh, o kafesten kurtulur, kendine mahsus kılıfıyla uçar, her yeri gezer. Dünyevi nimetleri yiyip-içtiğin zaman, cesedin ağırlaşır, ruhun hareket edemez. Ruh, bir nevi zindan hayatı yaşar. Kabir, dünya zindanından kurtulup, Cennet-misal bir bostana gidiştir.
25:53 Ya Rabbi! En büyük şifa, imandır. İman şifasından sonra maddi şifayı da alem-i insaniyete göndermekle hem maddi hem manevi hastalıkları tedavi et. İnsaniyeti, bu zalimlerin elinden kurtar. Alem-i İslamiyet ve insaniyetteki bütün hastalıkların kaynağı, ekinlere atılan zehirli maddeler ve insanlara bilerek verilen ilaçlar, vurulan zehirli iğnelerdir. Ya Rabbi! Bu işi kökten temizle. Ya Rabbi! Bizler, köklü bir şifaya muntazırız. Biz, kadere razıyız; ama zalimlerin eliyle gelen zulme razı değiliz. Ya Rabbi! Zalimlerin elini üzerimizden kaldır, cümle hastalıklardan bizi kurtar. Bu asırda hasta olmayan kimse kalmamış. Çocuklar hastalıkla doğuyor. Ya Rabbi! Şafi, Sen’sin. Hem iman şifasını ver hem maddi şifayı ihsan eyle.
Bu zamanda azim fitneler zuhur etmiş. Kur’an bu fitneleri şöyle haber veriyor;
فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِهٖ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِه
“Öyle bir sihir öğrenirler ki; onunla karı ile koca arasını ayırırlar.” (Bakara 2:102.)
Cenâb-ı Hak, eser-i imtihan olarak Bâbil’de Harut ve Marut isminde iki meleği indirmiş, onlar vâsıtasıyla insanlara sihri öğretmişti. Bu ayet Babil’de eser-i imtihan olarak öğretilen sihirden bin misli daha tesirli sihirlerin ahirzamanda meydana geleceğine ve bu sihirlerle karı-koca arasını bozacak fitnelerin çıkacağına işaret etmektedir. Mahiyeti meçhul gizli komiteler, eşler arasındaki sükûnet, rahmet ve meveddetten o kadar rahatsız oluyorlar ki, karı-kocayı birbirlerine düşürebilmek için yeryüzünde her türlü fitne ve fesadı çıkarmaya çalışıyorlar.
Audio
20250120 25. Lem'a, 11-13. Deva – İstanbul
03:32 Madem geçmiş zaman, sevabını bırakarak gitti. Gelecek zaman ise, daha gelmedi. Öyleyse geçmişteki hastalıkları ve gelecekteki korkuları düşünme, “لَهُ الْمُلْكُ Mülk, Ellah’ındır” de, rahatla. Geçmişteki hastalıkları ve gelecekteki korkuları düşündüğün takdirde hazır hastalığın ağırlaşır. Halbuki ömrün, içinde bulunduğun saniyecikten ibarettir. Giden, geri gelmez. Gelecek ise, daha gelmemiş. Sabır kuvvetini geçmiş zamana ve daha gelmemiş olan gelecek zamana göndermek kâr-ı akıl değildir.
12:45 Ellah, Halîm’dir, Sabûr’dur. Ellah, Sabûr ismiyle işleri tedricen, yavaş yavaş yaratır, acele etmez. Madem Ellah, Halîm’dir, Sabûr’dur. Sen de halim ol, sabırla hareket et. Geleceği, olmuş gibi tasavvur etme. Gelecek zaman, daha gelmediği için madumdur. Gelmeyen hastalık, madumdur. Olmayan elem, madumdur. Öyleyse ‘Yâ Sabûr!’ de, Ellah’dan sabır ve tahammül iste. Sabır aynı anda akıl ve hilmdir. Sabır kuvveti, o andaki bela ve musibete kafidir. Sabır kuvvetini geçmiş zamana ve daha gelmemiş olan gelecek zamana gönderdiğin takdirde tahammül edemezsin. Ellah, Sabûr’dur. تخلقوا بأخلاق الله sırrına mazhar olup Ellâh’ın ahlakıyla ahlaklanmak yani sabretmek lazım.
28:24 Hz. Eyyub’a verilen hastalık ne kadar zor olsa da Ellah sabır ve tahammül vermiş. Benim şimdiki halim de buna benzer. Herkes bana hücum ediyor, hakarette bulunuyor, sövüyor. Hem maddeten de çok hastayım. Ama Ellah’ın verdiği sabır ve tahammül kuvveti sayesinde dayanıyor, şikâyet etmiyorum. Vücuduma gelen hastalıklar, rahmet-i İlahi sayesinde düğün gibi geçiyor. Dünyanın iki zoru var. Biri; İmansızlıktır. Diğeri; Fakirliktir.
03:32 Madem geçmiş zaman, sevabını bırakarak gitti. Gelecek zaman ise, daha gelmedi. Öyleyse geçmişteki hastalıkları ve gelecekteki korkuları düşünme, “لَهُ الْمُلْكُ Mülk, Ellah’ındır” de, rahatla. Geçmişteki hastalıkları ve gelecekteki korkuları düşündüğün takdirde hazır hastalığın ağırlaşır. Halbuki ömrün, içinde bulunduğun saniyecikten ibarettir. Giden, geri gelmez. Gelecek ise, daha gelmemiş. Sabır kuvvetini geçmiş zamana ve daha gelmemiş olan gelecek zamana göndermek kâr-ı akıl değildir.
12:45 Ellah, Halîm’dir, Sabûr’dur. Ellah, Sabûr ismiyle işleri tedricen, yavaş yavaş yaratır, acele etmez. Madem Ellah, Halîm’dir, Sabûr’dur. Sen de halim ol, sabırla hareket et. Geleceği, olmuş gibi tasavvur etme. Gelecek zaman, daha gelmediği için madumdur. Gelmeyen hastalık, madumdur. Olmayan elem, madumdur. Öyleyse ‘Yâ Sabûr!’ de, Ellah’dan sabır ve tahammül iste. Sabır aynı anda akıl ve hilmdir. Sabır kuvveti, o andaki bela ve musibete kafidir. Sabır kuvvetini geçmiş zamana ve daha gelmemiş olan gelecek zamana gönderdiğin takdirde tahammül edemezsin. Ellah, Sabûr’dur. تخلقوا بأخلاق الله sırrına mazhar olup Ellâh’ın ahlakıyla ahlaklanmak yani sabretmek lazım.
28:24 Hz. Eyyub’a verilen hastalık ne kadar zor olsa da Ellah sabır ve tahammül vermiş. Benim şimdiki halim de buna benzer. Herkes bana hücum ediyor, hakarette bulunuyor, sövüyor. Hem maddeten de çok hastayım. Ama Ellah’ın verdiği sabır ve tahammül kuvveti sayesinde dayanıyor, şikâyet etmiyorum. Vücuduma gelen hastalıklar, rahmet-i İlahi sayesinde düğün gibi geçiyor. Dünyanın iki zoru var. Biri; İmansızlıktır. Diğeri; Fakirliktir.