Sîretu’n Nebî
Siyer Dersleri - 1 Siyer İlminin Önemi
بِـــسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِــــــــيمِ
• Siyer İlminin Önemi, Şerefi ve Ümmetin Ona Olan İhtiyacı bab-ı
• السيرة | es-Sîre
Siyer ilmînin lûgat anlamı; hâl, durum, davranış, yol, adet, bir kimsenin ahlâkı ve hayat hikayesi anlamlarına gelir.
Kök Anlamı: Yürümek, gitmek, hareket etmek, yol almak ve yolculuk yapmaktır.
Tekil Hali: Sîret (سِيرَة) - Bir kişinin yürüdüğü yol, hayat tarzı, ahlakı ve karakteri.
Çoğul Hali: Siyer (سِيَر) - Sîret kelimesinin çoğuludur; yollar, haller, davranışlar ve hayat hikayeleri anlamına gelir.
• İlim ehli ise bu kelimeyi üç anlamda kullanmıştır.
• Lûgat âlimlerinden İbn-i Farîs der ki;
س ي ر
s-y-r kökü; geçip gitmeye, akıp devam etmeye delalet eder. Sîret birşeyde takip edilen yol-sünnettir. Çünkü o yürür ve devam eder.
• İbn Manzûr Lisânu'l-Arab'ta
"seyr" (سير) kökünü temel olarak gitmek, yürümek ve yol-sünnet şeklinde tanımlamaktadır.
• Râgıb el-İsfahânî derki;
Sîret insanın veya başkasının üzerinde bulunduğu hâl demektir. Bu hâl yaratılıştan da oluşabilir (fıtraten) yahutta sonradan kazanılmış bir hâl de olabilir.
❖ Allah (azze ve celle) şöyle buyurur;
• ﴿قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى﴾
"Onu tut (al) ve korkma! Biz onu hemen ilk haline (eski durumuna) çevireceğiz." | Tâha, 21.
• Bu kelimeyi fıkıh ve usûl âlimlerince üç şekilde toparlaya biliriz.
Fıkıh ve usûl alimleri; Sûnnet olarak tanımlamıştır.
Hadis ehli âlimleri; Hâller ve sıfatlar olarak tanımlamıştır.
Tarihçi âlimler ise; Yol/tarîk olarak tanımlamıştır.
• İstılâh (terim) anlamı ise, kelime anlamından yola çıkarak zamanla tamamen Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in hayatını, peygamberlik mücadelesini, risâlet vazifesini nasıl yerine getirdiği, şahsiyetini, ahlakını, şemâilini (dış görünüşünü ve insani vasıflarını), evliliklerini ve ashabıyla olan ilişkilerini konu alan özel bir ilim dalı haline gelmiştir.
• Siyer, telif edilen eserlerde megazî ilmî olarak da karşımıza çıkmaktadır.
Megazî ilmî; Siyerin bir bölümüdür. Nebî aleyhisselâtu ves'selâm'ı bizzat katıldığı askeri seferleri (gazve), komuta ettiği seriyyeleri ve İslam devletinin dış siyasetini ifade eder.
• Siyer İlminin Önemi, Şerefi ve Ümmetin Ona Olan İhtiyacı bab-ı
• السيرة | es-Sîre
Siyer ilmînin lûgat anlamı; hâl, durum, davranış, yol, adet, bir kimsenin ahlâkı ve hayat hikayesi anlamlarına gelir.
Kök Anlamı: Yürümek, gitmek, hareket etmek, yol almak ve yolculuk yapmaktır.
Tekil Hali: Sîret (سِيرَة) - Bir kişinin yürüdüğü yol, hayat tarzı, ahlakı ve karakteri.
Çoğul Hali: Siyer (سِيَر) - Sîret kelimesinin çoğuludur; yollar, haller, davranışlar ve hayat hikayeleri anlamına gelir.
• İlim ehli ise bu kelimeyi üç anlamda kullanmıştır.
• Lûgat âlimlerinden İbn-i Farîs der ki;
س ي ر
s-y-r kökü; geçip gitmeye, akıp devam etmeye delalet eder. Sîret birşeyde takip edilen yol-sünnettir. Çünkü o yürür ve devam eder.
• İbn Manzûr Lisânu'l-Arab'ta
"seyr" (سير) kökünü temel olarak gitmek, yürümek ve yol-sünnet şeklinde tanımlamaktadır.
• Râgıb el-İsfahânî derki;
Sîret insanın veya başkasının üzerinde bulunduğu hâl demektir. Bu hâl yaratılıştan da oluşabilir (fıtraten) yahutta sonradan kazanılmış bir hâl de olabilir.
❖ Allah (azze ve celle) şöyle buyurur;
• ﴿قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى﴾
"Onu tut (al) ve korkma! Biz onu hemen ilk haline (eski durumuna) çevireceğiz." | Tâha, 21.
• Bu kelimeyi fıkıh ve usûl âlimlerince üç şekilde toparlaya biliriz.
Fıkıh ve usûl alimleri; Sûnnet olarak tanımlamıştır.
Hadis ehli âlimleri; Hâller ve sıfatlar olarak tanımlamıştır.
Tarihçi âlimler ise; Yol/tarîk olarak tanımlamıştır.
• İstılâh (terim) anlamı ise, kelime anlamından yola çıkarak zamanla tamamen Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in hayatını, peygamberlik mücadelesini, risâlet vazifesini nasıl yerine getirdiği, şahsiyetini, ahlakını, şemâilini (dış görünüşünü ve insani vasıflarını), evliliklerini ve ashabıyla olan ilişkilerini konu alan özel bir ilim dalı haline gelmiştir.
• Siyer, telif edilen eserlerde megazî ilmî olarak da karşımıza çıkmaktadır.
Megazî ilmî; Siyerin bir bölümüdür. Nebî aleyhisselâtu ves'selâm'ı bizzat katıldığı askeri seferleri (gazve), komuta ettiği seriyyeleri ve İslam devletinin dış siyasetini ifade eder.
❤8👍2
Siyer İlminin Erken Dönem Tarihi ve Önemli Âlimler
Siyer ve megazî bilgileri, başlangıçta şifahi olarak nakledilmiş, tabiin dönemiyle birlikte sistematik olarak yazıya geçirilmeye başlanmıştır. Bu alanda derinleşen ve eser bırakan başlıca âlimler ve eserleri şunlardır;
• Urve bin Zübeyr: Cennetle müjdelenen on sahabiden biri olan Zübeyr bin Avvam’ın oğludur. Siyer alanında ilk yazılı çalışmaları başlatan isimlerden biri kabul edilir.
• Eban bin Osman bin Affan: Halife Osman radıyâllahu anh'ın oğludur. Megazi alanında ilk metinleri toplayan tabiin müelliflerindendir.
• İbn Şihab ez-Zührî: Siyer ve hadis ilminde bir dönüm noktasıdır. Kendisinden önceki rivayetleri derleyerek sonraki nesillere aktaran en önemli köprü olmuştur.
• Musa bin Ukbe: Zührî ve Urve’nin öğrencisidir. İmam Mâlik, onun megazi kitabının dünyadaki en sahih megazi kaynaklarından biri olduğunu belirtmiştir.
• Süleyman bin Tarhan et-Teymî: Enes bin Malik’ten hadis rivayet etmiş, siyer alanındaki eseri günümüze kadar ulaşmıştır.
• Muhammed bin İshak (İbn İshak): Siyerin babası kabul edilir. Resulullah’ın hayatını kronolojik ve geniş bir çerçevede ilk kez kaleme alan kişidir. Günümüzde yaygın olarak bilinen İbn Hişam’ın Siyeri, esasen İbn İshak’ın eserinin ihtisar edilmiş ve düzenlenmiş (tehzib) halidir.
• Muhammed bin Ömer b. Vakid (el-Vâkidî): Rasulullah'ın siyreti hakkında bir kitap yazmıştır. Bu kitap siyer ve gazveler konusunda sahihlik yönünden İbn-i İshak'tan sonra gelir. Âlimler Rasûlullah sallallahu aleyhi ves'sellem'in siyreti ve gazveleri hakkında yazdıklarının güvenilir olduğunu söylemişlerdir.
❖ Siyer Öğrenmenin Gerekliliği ve Fazileti Hakkında
• Siyer okumak ve anlamak, sadece tarihi bir şahsiyetin biyografisini öğrenmek değil, doğrudan İslâm’ın hakikatini ve pratik hayattaki yansımasını kavramaktır.
En Büyük Nimetin Rehberini Tanımak Hakkında
Allah Teâlâ’nın insanlığa en büyük nimeti hidayettir. Bu hidayetin yaşayan örneği ve tebliğcisi ise Muhammed Mustafa aleyhisselâtu ves'selâm'dır. Onu tanımadan, getirdiği dini hakkıyla anlamak mümkün değildir.
Siyer ilmi ibâdetin ve Ahlâkın Ölçüsünü belirleyen bir ilim dalıdır. İslâm, teorik bir din değildir. İbadetlerin nasıl yapılacağı, ahlakın nasıl tatbik edileceği siyer vasıtasıyla öğrenilir.
• Siyerden bağımsız bir dini anlayış, ifrat (aşırılık) veya tefrite (gevşekliğe) düşmeye mahkumdur.
Selef-i Salihin, Kur’an’dan bir sureyi öğretir gibi çocuklarına Resûlullah sallallâhu aleyhi ves'sellem'in gazvelerini ve hayatını öğretirdi.
• İsmâîl b. Muhammed b. Sa‘d رحمه الله şöyle demiştir:
كَانَ أَبِي يُعَلِّمُنَا مَغَازِيَ رَسُولِ اللهِ ﷺ وَسَرَايَاهُ، وَيَعُدُّهَا عَلَيْنَا، وَيَقُولُ: يَا بَنِيَّ، هَذِهِ مَآثِرُ آبَائِكُمْ، فَلَا تُضَيِّعُوا ذِكْرَهَا.
• "Ey oğullarım! Bunlar babalarınızın şerefli hatıralarıdır, onları unutmayın" derdi.
Siyer ilmini öğrenmek, Resulullah sallallâhu aleyhi ves'sellem'in sünnetine tabi olmanın, onu canımızdan, ailemizden ve malımızdan daha çok sevmenin en somut adımıdır.
Siyer ve megazî bilgileri, başlangıçta şifahi olarak nakledilmiş, tabiin dönemiyle birlikte sistematik olarak yazıya geçirilmeye başlanmıştır. Bu alanda derinleşen ve eser bırakan başlıca âlimler ve eserleri şunlardır;
• Urve bin Zübeyr: Cennetle müjdelenen on sahabiden biri olan Zübeyr bin Avvam’ın oğludur. Siyer alanında ilk yazılı çalışmaları başlatan isimlerden biri kabul edilir.
• Eban bin Osman bin Affan: Halife Osman radıyâllahu anh'ın oğludur. Megazi alanında ilk metinleri toplayan tabiin müelliflerindendir.
• İbn Şihab ez-Zührî: Siyer ve hadis ilminde bir dönüm noktasıdır. Kendisinden önceki rivayetleri derleyerek sonraki nesillere aktaran en önemli köprü olmuştur.
• Musa bin Ukbe: Zührî ve Urve’nin öğrencisidir. İmam Mâlik, onun megazi kitabının dünyadaki en sahih megazi kaynaklarından biri olduğunu belirtmiştir.
• Süleyman bin Tarhan et-Teymî: Enes bin Malik’ten hadis rivayet etmiş, siyer alanındaki eseri günümüze kadar ulaşmıştır.
• Muhammed bin İshak (İbn İshak): Siyerin babası kabul edilir. Resulullah’ın hayatını kronolojik ve geniş bir çerçevede ilk kez kaleme alan kişidir. Günümüzde yaygın olarak bilinen İbn Hişam’ın Siyeri, esasen İbn İshak’ın eserinin ihtisar edilmiş ve düzenlenmiş (tehzib) halidir.
• Muhammed bin Ömer b. Vakid (el-Vâkidî): Rasulullah'ın siyreti hakkında bir kitap yazmıştır. Bu kitap siyer ve gazveler konusunda sahihlik yönünden İbn-i İshak'tan sonra gelir. Âlimler Rasûlullah sallallahu aleyhi ves'sellem'in siyreti ve gazveleri hakkında yazdıklarının güvenilir olduğunu söylemişlerdir.
❖ Siyer Öğrenmenin Gerekliliği ve Fazileti Hakkında
• Siyer okumak ve anlamak, sadece tarihi bir şahsiyetin biyografisini öğrenmek değil, doğrudan İslâm’ın hakikatini ve pratik hayattaki yansımasını kavramaktır.
En Büyük Nimetin Rehberini Tanımak Hakkında
Allah Teâlâ’nın insanlığa en büyük nimeti hidayettir. Bu hidayetin yaşayan örneği ve tebliğcisi ise Muhammed Mustafa aleyhisselâtu ves'selâm'dır. Onu tanımadan, getirdiği dini hakkıyla anlamak mümkün değildir.
Siyer ilmi ibâdetin ve Ahlâkın Ölçüsünü belirleyen bir ilim dalıdır. İslâm, teorik bir din değildir. İbadetlerin nasıl yapılacağı, ahlakın nasıl tatbik edileceği siyer vasıtasıyla öğrenilir.
• Siyerden bağımsız bir dini anlayış, ifrat (aşırılık) veya tefrite (gevşekliğe) düşmeye mahkumdur.
Selef-i Salihin, Kur’an’dan bir sureyi öğretir gibi çocuklarına Resûlullah sallallâhu aleyhi ves'sellem'in gazvelerini ve hayatını öğretirdi.
• İsmâîl b. Muhammed b. Sa‘d رحمه الله şöyle demiştir:
كَانَ أَبِي يُعَلِّمُنَا مَغَازِيَ رَسُولِ اللهِ ﷺ وَسَرَايَاهُ، وَيَعُدُّهَا عَلَيْنَا، وَيَقُولُ: يَا بَنِيَّ، هَذِهِ مَآثِرُ آبَائِكُمْ، فَلَا تُضَيِّعُوا ذِكْرَهَا.
• "Ey oğullarım! Bunlar babalarınızın şerefli hatıralarıdır, onları unutmayın" derdi.
Siyer ilmini öğrenmek, Resulullah sallallâhu aleyhi ves'sellem'in sünnetine tabi olmanın, onu canımızdan, ailemizden ve malımızdan daha çok sevmenin en somut adımıdır.
👍9❤1
Siyer ilmi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e ittiba'nın kapılarından bir kapıdır.
❖ Allah (azze ve celle) buyurdu ki;
﴿قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ ۗ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ﴾
Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.” | Âl-i İmrân, 31.
• Burada Kureyş müşriklerine bir hitap vardı. Rasûlullah ﷺ onların putlara taptıklarını gördüğünde dedi ki;
Babanız İbrâhim'in dinine muhalefet ettiniz!
Müşrikler ise dediler ki; Biz onlara ancak Allah'a yaklaşmak için ibâdet ediyoruz.
Müşrikler Allah azze ve celle'ye sevgi iddiasında bulundu ve Allah azze ve celle onlara cevap olarak;
﴿إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ﴾
Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.
• Ebu Muzaffer es'Sem'âni diyor ki;
Bil ki Allah'ın kulu sevmeside, kulun Allah'ı sevmeside şehevi bir arzu ile gerçekleşmez bilâkis, kulun Allah hakkında sevgisi O'na itaât etmesi, O'nun rızasını araması ve onun emrine tabi olması ile mümkündür.
Pekâla, kişinin Rasûlullah'a itaât etmesi ne ile mümkün olur?
❖ Allah (subhânehu ve tea'lâ) şöyle buyurdu;
مَّن يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ ۖ وَمَن تَوَلَّىٰ فَمَا أَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا
"Kim peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, biz seni onlara bekçi olarak göndermedik." | Nisâ, 80.
• Allah (azze ve celle) kendisine itaât noktasında, Resûlune itaât şartını getirmiştir. Bu ayette de bize geldiği üzere Allah'ın ﷻ sevgisi sadece bir söz değil, aksine Resûlullah'a ﷺ ittib'a ile mümkündür.
• Rasûlullah'a sallallahu aleyhi ve sellem ittibâ ise; Onu tanımak ile onu hayatını bilmek, siyerini bilmek ile mümkündür. Bu sebeple sevdiğimizi iddia ettiğimiz Resûlullah aleyhisselâtu ves'selâm'a ittibâ noktasında ilk adımı siyer ilmini öğrenerek başlamalıyız.
❖ Allah tebâreke ve teâlâ şöyle buyurdu;
﴿اَلنَّبِيُّ اَوْلٰى بِالْمُؤْمِن۪ينَ مِنْ اَنْفُسِهِمْ"﴾
"Peygamber, müminlere kendi canlarından (nefislerinden) daha evladır (daha yakındır/öndedir)" | Âhzab, 6.
• Bir insanı kendi canından, nefsinden, malından ve evladından daha çok sevebilmek ve onu her şeyin önüne koyabilmek, ancak onu çok iyi tanımakla mümkündür. İnsan tanımadığı, hayatını bilmediği bir şahsiyeti canından çok sevemez. Siyer ilmi, kalplerdeki bu peygamber sevgisini kökleştiren en temel vasıtadır.
❖ Allah (azze ve celle) buyurdu ki;
﴿قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ ۗ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ﴾
Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.” | Âl-i İmrân, 31.
• Burada Kureyş müşriklerine bir hitap vardı. Rasûlullah ﷺ onların putlara taptıklarını gördüğünde dedi ki;
Babanız İbrâhim'in dinine muhalefet ettiniz!
Müşrikler ise dediler ki; Biz onlara ancak Allah'a yaklaşmak için ibâdet ediyoruz.
Müşrikler Allah azze ve celle'ye sevgi iddiasında bulundu ve Allah azze ve celle onlara cevap olarak;
﴿إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ﴾
Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.
• Ebu Muzaffer es'Sem'âni diyor ki;
Bil ki Allah'ın kulu sevmeside, kulun Allah'ı sevmeside şehevi bir arzu ile gerçekleşmez bilâkis, kulun Allah hakkında sevgisi O'na itaât etmesi, O'nun rızasını araması ve onun emrine tabi olması ile mümkündür.
Pekâla, kişinin Rasûlullah'a itaât etmesi ne ile mümkün olur?
❖ Allah (subhânehu ve tea'lâ) şöyle buyurdu;
مَّن يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ ۖ وَمَن تَوَلَّىٰ فَمَا أَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا
"Kim peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, biz seni onlara bekçi olarak göndermedik." | Nisâ, 80.
• Allah (azze ve celle) kendisine itaât noktasında, Resûlune itaât şartını getirmiştir. Bu ayette de bize geldiği üzere Allah'ın ﷻ sevgisi sadece bir söz değil, aksine Resûlullah'a ﷺ ittib'a ile mümkündür.
• Rasûlullah'a sallallahu aleyhi ve sellem ittibâ ise; Onu tanımak ile onu hayatını bilmek, siyerini bilmek ile mümkündür. Bu sebeple sevdiğimizi iddia ettiğimiz Resûlullah aleyhisselâtu ves'selâm'a ittibâ noktasında ilk adımı siyer ilmini öğrenerek başlamalıyız.
❖ Allah tebâreke ve teâlâ şöyle buyurdu;
﴿اَلنَّبِيُّ اَوْلٰى بِالْمُؤْمِن۪ينَ مِنْ اَنْفُسِهِمْ"﴾
"Peygamber, müminlere kendi canlarından (nefislerinden) daha evladır (daha yakındır/öndedir)" | Âhzab, 6.
• Bir insanı kendi canından, nefsinden, malından ve evladından daha çok sevebilmek ve onu her şeyin önüne koyabilmek, ancak onu çok iyi tanımakla mümkündür. İnsan tanımadığı, hayatını bilmediği bir şahsiyeti canından çok sevemez. Siyer ilmi, kalplerdeki bu peygamber sevgisini kökleştiren en temel vasıtadır.
❤9👍2
Kur'an'ı Kerim'i Anlama Noktasında Siyer İlminin Önemi
•﴿ لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا"﴾
Andolsun ki, Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’ı çokça zikredenler için Rasûlullah’ta sizin için güzel bir örnek vardır." | Ahzâb 21.
• Bir Müslümanın Kur'an-ı Kerim'i anlaması da Rasûlullah’ı ﷺ hayatını, siyer ilmini derinlemesine öğrenmesiyle mümkündür. Siyer bilinmeden bu ayetlerin pratik olarak hayata geçirilmesi imkânsızdır.
• Siyer ilminde bizim için birçok teselli vardır. Davetimizde, imtihanlarımızda Rasûlullah ﷺ hayatında bir çok teselli buluruz.
• Rasûlullah ﷺ siyerine baktığımızda birçok imtihan ile karşılaştığını ve birçok cefaya, hüzünlere maruz kaldığını görürüz. Bu durum ise biz müslümanlar için çok önemli bir tesellidir. Çünkü aynı teselliyi Allah subhânehu ve teâlâ Rasûlü ﷺ için yapmıştır.
❖ Allah (azze ve celle) buyurdu ki;
• ﴿وَكُلًّا نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنْبَاءِ الرُّسُلِ مَا نُثَبِّتُ بِهِ فُؤَادَكَ﴾
"Rasûllerin haberlerinden/kıssalarından senin kalbini sağlamlaştıracağımız her şeyi sana anlatıyoruz. | Hûd 120.
▣ İbn-i Cerîr et-Taberî bu ayet için diyor ki;
• Kavminden seni yalanlayanların yalanlamasından sana getirdiği şeyin reddedilmesinden dolayı sakın telaşa kapılma, üzülüp sarsılma, göğüsün daralmasın çünkü sen senden önceki Resûllerimin kendi ümmetlerin den neler gördüğünü bildiklerinde/ bunları okuduğunda bu sana teselli ve sebat olacaktır.
• Bir müslüman davetçi, davetini yaptığı zaman ondan yüz çevrildiği için üzülür hüzüne kapılır ise bu onun için büyük bir teselli olur.
• Böyle bir durumda siyer ilmine dönüp baktığında şu hakikati görecektir. Rasûlullah ﷺ' in daha ağır imtihanlar ile daha kötü durumlarla karşılaştığını görecektir.
❖ Âişe annemiz Rasûlullah ﷺ şöyle sordu:
"Ey Allah’ın Resûlü! Senin başına Uhud gününden daha çetin bir gün geldi mi?"Rasûlullah ﷺ şu cevabı verdi:
"Andolsun ki senin kavminden çok kötülük gördüm. Onlardan gördüğüm kötülüklerin en şiddetlisi ise Akabe günüydü. (Tâif'te) kendimi İbn Abdiyâlîl b. Abdikülâl’e anlatıp beni korumasını istemiştim de o, arzuladığım şeyi kabul etmemişti. Ben de derin bir keder içinde, nereye gittiğimi bilmez bir halde geri döndüm. Ancak Karnü's-Seâlib mevkiine geldiğimde kendime gelebildim. Başımı kaldırıp baktığımda bir bulutun beni gölgelediğini gördüm. Dikkatle bakınca bulutun içinde Cebrail’i fark ettim. Cebrail bana seslenerek şöyle dedi:
'Şüphesiz Allah, kavminin sana ne söylediğini ve senin davetini nasıl reddettiğini işitti. Onlar hakkında dilediğini emretmen için de sana Dağlar Meleği'ni gönderdi.'Bunun üzerine Dağlar Meleği bana seslenip selam verdi ve şöyle dedi:
'Ey Muhammed! Allah, kavminin sana söylediklerini işitti. Ben dağların meleğiyim. Ne emredersen yapmam için Rabbim beni sana gönderdi. Eğer istersen şu iki dağı (Mekke’yi kuşatan iki büyük dağı) onların üzerine kapatayım?'
Allah Rasûlü ﷺ ise şöyle buyurdu:
بَل أرجو أن يُخرِجَ اللهُ مِن أصلابِهم مَن يَعبُدُ اللهَ وَحدَه لا يُشرِكُ به شيئًا.
— 'Hayır, aksine ben Allah’ın, onların soylarından yalnız Allah’a ibadet edecek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacak bir nesil çıkarmasını ümit ediyorum.'
Bil ki; siyer okumak ve üzerine tefekkür etmek bir müslüman için çok önemli bir tesellidir. Aynı zamanda siyer ilmini öğrenmek ilim dalları arasında önemli bir ameldir. Siyer okumak denildiği zaman aklımıza sadece tarih bilgisi gelmemelidir.
Siyer ilmi dediğimiz zaman; Davetçinin kalbine azık olarak verilen bir sebat olarak görmek gerekir.
Siyer ilmi dediğimizde; imtihan anında bir müslümanın tutunabileceği bir kulp olarak görmemiz gerekir. Bu yol da ona kardeşlik hissi vericek bir yol haritası olacak ve bu yolda ilk olmadığı hissini kendisine hatırlatcak bir ilimdir.
❖ Allah (azze ve celle) buyurdu ki;
• ﴿وَلَقَدْ نَصَرَكُمُ ٱللَّهُ بِبَدْرٍۢ وَأَنتُمْ أَذِلَّةٌۭ ۖ فَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ﴾
"Andolsun, sizler son derece aciz ve zayıf bir durumda iken Allah size Bedir’de yardım etmişti. O halde Allah’a karşı gelmekten sakının ki şükretmiş olasınız." | Âl-i İmrân 123.
• Bu ayette olduğu gibi Kur'an'ı Kerim'i anlama noktasında siyer ilmine muhtacız. Ayetlere olan bakış açımız siyer ilmi ile daha doğru olacaktır. Siyer ilmî kişinin imanını arttıracak ve kalbinde sebat ettirecek bir ilimdir.
•﴿ لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا"﴾
Andolsun ki, Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’ı çokça zikredenler için Rasûlullah’ta sizin için güzel bir örnek vardır." | Ahzâb 21.
• Bir Müslümanın Kur'an-ı Kerim'i anlaması da Rasûlullah’ı ﷺ hayatını, siyer ilmini derinlemesine öğrenmesiyle mümkündür. Siyer bilinmeden bu ayetlerin pratik olarak hayata geçirilmesi imkânsızdır.
• Siyer ilminde bizim için birçok teselli vardır. Davetimizde, imtihanlarımızda Rasûlullah ﷺ hayatında bir çok teselli buluruz.
• Rasûlullah ﷺ siyerine baktığımızda birçok imtihan ile karşılaştığını ve birçok cefaya, hüzünlere maruz kaldığını görürüz. Bu durum ise biz müslümanlar için çok önemli bir tesellidir. Çünkü aynı teselliyi Allah subhânehu ve teâlâ Rasûlü ﷺ için yapmıştır.
❖ Allah (azze ve celle) buyurdu ki;
• ﴿وَكُلًّا نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنْبَاءِ الرُّسُلِ مَا نُثَبِّتُ بِهِ فُؤَادَكَ﴾
"Rasûllerin haberlerinden/kıssalarından senin kalbini sağlamlaştıracağımız her şeyi sana anlatıyoruz. | Hûd 120.
▣ İbn-i Cerîr et-Taberî bu ayet için diyor ki;
• Kavminden seni yalanlayanların yalanlamasından sana getirdiği şeyin reddedilmesinden dolayı sakın telaşa kapılma, üzülüp sarsılma, göğüsün daralmasın çünkü sen senden önceki Resûllerimin kendi ümmetlerin den neler gördüğünü bildiklerinde/ bunları okuduğunda bu sana teselli ve sebat olacaktır.
• Bir müslüman davetçi, davetini yaptığı zaman ondan yüz çevrildiği için üzülür hüzüne kapılır ise bu onun için büyük bir teselli olur.
• Böyle bir durumda siyer ilmine dönüp baktığında şu hakikati görecektir. Rasûlullah ﷺ' in daha ağır imtihanlar ile daha kötü durumlarla karşılaştığını görecektir.
❖ Âişe annemiz Rasûlullah ﷺ şöyle sordu:
"Ey Allah’ın Resûlü! Senin başına Uhud gününden daha çetin bir gün geldi mi?"Rasûlullah ﷺ şu cevabı verdi:
"Andolsun ki senin kavminden çok kötülük gördüm. Onlardan gördüğüm kötülüklerin en şiddetlisi ise Akabe günüydü. (Tâif'te) kendimi İbn Abdiyâlîl b. Abdikülâl’e anlatıp beni korumasını istemiştim de o, arzuladığım şeyi kabul etmemişti. Ben de derin bir keder içinde, nereye gittiğimi bilmez bir halde geri döndüm. Ancak Karnü's-Seâlib mevkiine geldiğimde kendime gelebildim. Başımı kaldırıp baktığımda bir bulutun beni gölgelediğini gördüm. Dikkatle bakınca bulutun içinde Cebrail’i fark ettim. Cebrail bana seslenerek şöyle dedi:
'Şüphesiz Allah, kavminin sana ne söylediğini ve senin davetini nasıl reddettiğini işitti. Onlar hakkında dilediğini emretmen için de sana Dağlar Meleği'ni gönderdi.'Bunun üzerine Dağlar Meleği bana seslenip selam verdi ve şöyle dedi:
'Ey Muhammed! Allah, kavminin sana söylediklerini işitti. Ben dağların meleğiyim. Ne emredersen yapmam için Rabbim beni sana gönderdi. Eğer istersen şu iki dağı (Mekke’yi kuşatan iki büyük dağı) onların üzerine kapatayım?'
Allah Rasûlü ﷺ ise şöyle buyurdu:
بَل أرجو أن يُخرِجَ اللهُ مِن أصلابِهم مَن يَعبُدُ اللهَ وَحدَه لا يُشرِكُ به شيئًا.
— 'Hayır, aksine ben Allah’ın, onların soylarından yalnız Allah’a ibadet edecek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacak bir nesil çıkarmasını ümit ediyorum.'
Bil ki; siyer okumak ve üzerine tefekkür etmek bir müslüman için çok önemli bir tesellidir. Aynı zamanda siyer ilmini öğrenmek ilim dalları arasında önemli bir ameldir. Siyer okumak denildiği zaman aklımıza sadece tarih bilgisi gelmemelidir.
Siyer ilmi dediğimiz zaman; Davetçinin kalbine azık olarak verilen bir sebat olarak görmek gerekir.
Siyer ilmi dediğimizde; imtihan anında bir müslümanın tutunabileceği bir kulp olarak görmemiz gerekir. Bu yol da ona kardeşlik hissi vericek bir yol haritası olacak ve bu yolda ilk olmadığı hissini kendisine hatırlatcak bir ilimdir.
❖ Allah (azze ve celle) buyurdu ki;
• ﴿وَلَقَدْ نَصَرَكُمُ ٱللَّهُ بِبَدْرٍۢ وَأَنتُمْ أَذِلَّةٌۭ ۖ فَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ﴾
"Andolsun, sizler son derece aciz ve zayıf bir durumda iken Allah size Bedir’de yardım etmişti. O halde Allah’a karşı gelmekten sakının ki şükretmiş olasınız." | Âl-i İmrân 123.
• Bu ayette olduğu gibi Kur'an'ı Kerim'i anlama noktasında siyer ilmine muhtacız. Ayetlere olan bakış açımız siyer ilmi ile daha doğru olacaktır. Siyer ilmî kişinin imanını arttıracak ve kalbinde sebat ettirecek bir ilimdir.
👍6❤5
بِـــسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِــــــــيمِ
Nübüvvet Öncesi Arapların Durumu: Tevhidin Korunmasında Cahiliyeyi Bilmenin Zarureti
• Kâbe'de putperestliğin nasıl ortaya çıktığını ve zamanla nasıl yayıldığını, ayrıca cahiliye döneminin inanç ve yaşayışını iyi bilmek gerekir. Tevhidi hakkıyla tanımak isteyen kimse, tevhidin zıddı olan şirki de tanımalıdır. Ancak bu şekilde geçmişin cahiliyesini öğrenerek günümüz cahiliyesini doğru anlayabilir ve ondan sakınabilir. Aksi halde geçmişteki karanlığı görmemize rağmen günümüzdeki karanlıktan kurtulmamız mümkün değildir.
❖ Ömer el Hattab radıyallahu anh der ki;
«ينقض الإسلام عروة عروة من نشأ في الإسلام ولم يعرف الجاهلية»
‘İslâm’ın bağları, cahiliyeyi bilmeyen kişiler yetiştiği zaman birer birer çözülür.’
• İnsanlar artık yaşadıkları küfrü, şirki, bidâtleri İslâm zannetmeye başlıyorlar. Yapılan ameller ise sünnete ittibâ üzere ameller değil artık, hevaya hevese ve niyet çerçevesi etrafında dönmeye başlıyor, tıpkı günümüzde olduğu gibi!
• Bizler insanlara Allah'a şirk koşmayın bir tek Allah'a ibadet edin tağutlardan ictinab edin dediğimiz zaman kendilerini zaten bu amellerden müstağni olduklarını zannediyorlar. Yahut da onlara kâfirlerin ve müşriklerin hallerini anlattığımız zaman, onların Allah'ı, peygamberi yahut da kitabı inkâr eden bir topluluk olduğunu zannediyorlar.
• İşte bunun sebebibu kimselerin cahiliye dönemini bilmemelerinden kaynaklanıyor. Cahiliye dönemindeki insanların önceden muvahhid olup daha sonra nasıl tevhid den uzaklaşıp Allah'a ﷻ şirk koşan müşrikler olduklarından habersizler.
• Bir müslümanın yaşadığı dönemin cahiliyesinden kurtula bilmesi ancak geçmişin cahiliyesini bilmesi ile mümkündür.
• Kişiye tek başına tevhidi öğrenmesi fayda vermiyor, tevhidi öğrendiği gibi şirki de öğrenmelidir.
• Kişinin sadece asrı saadeti öğrenmesi ona fayda vermez, asrı saadeti öğrendiği gibi cahiliye dönemini de öğrenmelidir.
Çünkü bir müslüman sadece hayırlar üzerine odaklanamaz hayırları bilecek fakat hayırlar ile beraber şerleri de bilmek zorundadır!
عَنْ حُذَيْفَةَ، قَالَ: كَانَ النَّاسُ يَسْأَلُونَ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ عَنِ الْخَيْرِ، وَكُنْتُ أَسْأَلُهُ عَنِ الشَّرِّ مَخَافَةَ أَنْ أُدْرِكَهُ...
❖ Huzeyfe (radıyallahu anh)’dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir;
"İnsanlar Rasûlullah ﷺ’e hayır hakkında sorarlardı. Ben ise şerre yetişmekten korktuğum için ona şer hakkında sorardım."
• Kişinin kendisini hayıra götürecek sebepleri öğrenip bildiği gibi, şerre götürecek sebepleri de öğrenmeli ve bilmelidir.Aksi takdirde kişinin bilmediği bir husustan sakınması mümkün değildir.
Yine Huzeyfe bin Yeman'dan bu konuda bize gelen eserde durumu bize şöyle izah eder;
قالَ حُذيفة بن اليَمان رضيَ الله عنه
لا تَضُرُّكَ الفِتْنَةُ ما عَرَفْتَ دِينَكَ، إنَّما الفِتْنَةُ إذا اشْتَبَهَ عَلَيْكَ الحَقُّ والباطِلُ فَلَمْ تَدْرِ أيَّهُما تَتَّبِعُ، فَتِلْكَ الفِتْنَةُ
❖ Huzeyfe b. Yeman (radıyallahu anh) dedi ki;
"Dinini bildiğin zaman fitne sana zarar veremez. Fitne, Hak ve batıl sana karmaşık geldiğinde hangisine tabi olacağını bilmemendir. İşte asıl fitne budur."
• Bu sebeple bir müslümanın İslam öncesi cahiliye dönemini bilmesi ve öğrenmesi onun için bir zarurettir. Hatta yeryüzünde ilk şirkin nasıl ve ne zaman meydana geldiğini de bilmeli ve kendisine bu noktada bazı faideler ve dersler çıkartmalıdır.
Nübüvvet Öncesi Arapların Durumu: Tevhidin Korunmasında Cahiliyeyi Bilmenin Zarureti
• Kâbe'de putperestliğin nasıl ortaya çıktığını ve zamanla nasıl yayıldığını, ayrıca cahiliye döneminin inanç ve yaşayışını iyi bilmek gerekir. Tevhidi hakkıyla tanımak isteyen kimse, tevhidin zıddı olan şirki de tanımalıdır. Ancak bu şekilde geçmişin cahiliyesini öğrenerek günümüz cahiliyesini doğru anlayabilir ve ondan sakınabilir. Aksi halde geçmişteki karanlığı görmemize rağmen günümüzdeki karanlıktan kurtulmamız mümkün değildir.
❖ Ömer el Hattab radıyallahu anh der ki;
«ينقض الإسلام عروة عروة من نشأ في الإسلام ولم يعرف الجاهلية»
‘İslâm’ın bağları, cahiliyeyi bilmeyen kişiler yetiştiği zaman birer birer çözülür.’
• İnsanlar artık yaşadıkları küfrü, şirki, bidâtleri İslâm zannetmeye başlıyorlar. Yapılan ameller ise sünnete ittibâ üzere ameller değil artık, hevaya hevese ve niyet çerçevesi etrafında dönmeye başlıyor, tıpkı günümüzde olduğu gibi!
• Bizler insanlara Allah'a şirk koşmayın bir tek Allah'a ibadet edin tağutlardan ictinab edin dediğimiz zaman kendilerini zaten bu amellerden müstağni olduklarını zannediyorlar. Yahut da onlara kâfirlerin ve müşriklerin hallerini anlattığımız zaman, onların Allah'ı, peygamberi yahut da kitabı inkâr eden bir topluluk olduğunu zannediyorlar.
• İşte bunun sebebibu kimselerin cahiliye dönemini bilmemelerinden kaynaklanıyor. Cahiliye dönemindeki insanların önceden muvahhid olup daha sonra nasıl tevhid den uzaklaşıp Allah'a ﷻ şirk koşan müşrikler olduklarından habersizler.
• Bir müslümanın yaşadığı dönemin cahiliyesinden kurtula bilmesi ancak geçmişin cahiliyesini bilmesi ile mümkündür.
• Kişiye tek başına tevhidi öğrenmesi fayda vermiyor, tevhidi öğrendiği gibi şirki de öğrenmelidir.
• Kişinin sadece asrı saadeti öğrenmesi ona fayda vermez, asrı saadeti öğrendiği gibi cahiliye dönemini de öğrenmelidir.
Çünkü bir müslüman sadece hayırlar üzerine odaklanamaz hayırları bilecek fakat hayırlar ile beraber şerleri de bilmek zorundadır!
عَنْ حُذَيْفَةَ، قَالَ: كَانَ النَّاسُ يَسْأَلُونَ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ عَنِ الْخَيْرِ، وَكُنْتُ أَسْأَلُهُ عَنِ الشَّرِّ مَخَافَةَ أَنْ أُدْرِكَهُ...
❖ Huzeyfe (radıyallahu anh)’dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir;
"İnsanlar Rasûlullah ﷺ’e hayır hakkında sorarlardı. Ben ise şerre yetişmekten korktuğum için ona şer hakkında sorardım."
• Kişinin kendisini hayıra götürecek sebepleri öğrenip bildiği gibi, şerre götürecek sebepleri de öğrenmeli ve bilmelidir.Aksi takdirde kişinin bilmediği bir husustan sakınması mümkün değildir.
Yine Huzeyfe bin Yeman'dan bu konuda bize gelen eserde durumu bize şöyle izah eder;
قالَ حُذيفة بن اليَمان رضيَ الله عنه
لا تَضُرُّكَ الفِتْنَةُ ما عَرَفْتَ دِينَكَ، إنَّما الفِتْنَةُ إذا اشْتَبَهَ عَلَيْكَ الحَقُّ والباطِلُ فَلَمْ تَدْرِ أيَّهُما تَتَّبِعُ، فَتِلْكَ الفِتْنَةُ
❖ Huzeyfe b. Yeman (radıyallahu anh) dedi ki;
"Dinini bildiğin zaman fitne sana zarar veremez. Fitne, Hak ve batıl sana karmaşık geldiğinde hangisine tabi olacağını bilmemendir. İşte asıl fitne budur."
• Bu sebeple bir müslümanın İslam öncesi cahiliye dönemini bilmesi ve öğrenmesi onun için bir zarurettir. Hatta yeryüzünde ilk şirkin nasıl ve ne zaman meydana geldiğini de bilmeli ve kendisine bu noktada bazı faideler ve dersler çıkartmalıdır.
👍7❤3
Nübüvvet Öncesi Dönem
İlk Sapma: Salihlerin Suretleri ve Şirkin Doğuşu
Yeryüzünde ilk şirk belli bir zamandan sonra meydana geldi ve bazı küçük gibi gözüken bidatlar zamanla büyük mefsedelere dönüştü. Allah subhânehu ve teâlâ insanlığı tek bir ümmet üzere yarattı ve insanlar Allah'a tevhid üzere kulluk etmeye başladılar.
❖ Allah (azze ve celle) buyuruyor ki;
• ﴿كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللَّهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ وَأَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فِيمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ﴾
"İnsanlar (tevhid üzere yaşayan) tek bir ümmetti. (İhtilafa düştüler.) Allah (aralarındaki ihtilafı gidersin diye) müjdeleyici ve uyarıcı nebiler gönderdi. İnsanların anlaşmazlığa düştükleri konularda aralarında hakem olsun diye nebilerle beraber hak olan Kitab’ı indirdi. | Bakara 213.
• Adem aleyhisselâm ile başlayan insanlık tevhid üzere yaşadılar daha sonra dinlerinde ihtilaf ettiler ve Allah subhânehu ve teâlâ Nuh aleyhisselâm, İbrâhim aleyhisselâm, İsmail, İshak gibi diğer peygamberleri ve Rasûlleri gönderdi. (aleyhimus'selam) İnsanlar Nuh aleyhisselâm'a kadar tevhid üzere yaşadılar.
❖ İbn Abbâs رضي الله عنهما şöyle demiştir:
كَانَ بَيْنَ نُوحٍ وَآدَمَ عَشَرَةُ قُرُونٍ، كُلُّهُمْ عَلَى شَرِيعَةٍ مِنَ الْحَقِّ، فَاخْتَلَفُوا، فَبَعَثَ اللَّهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ.
“Âdem ile Nûh arasında on asır vardı. Onların tamamı hak bir şeriat üzereydi. Sonra ihtilaf ettiler. Bunun üzerine Allah nebîleri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak gönderdi.”
Nuh (aleyhisselâm) döneminde yaşamış olan salih kişiler, insanlar arasında takvaları ile bilinen ve sevilen insanlardı. Bu kimseler İnsanlara Allah'ı hatırlatan, ibâdet eden ve toplumada güzel ahlakları ile örnek olan insanlardı.
▣ Günümüzdeki bazı salih olarak görünen insanlar gibi ve günümüzdeki insanların onları sevgide ve tâzimde aşırıya gitmesi gibi..
Fakat, Nuh (aleyhisselam)'ın dönemine baktığımızda bu salih insanlar vefat ettiler ve bu duruma insanlar çok üzüldüler. Çünkü onları seviyor ve onların nasihatlerinden de fayda alıyorlardı.
• Şeytan (aleyhillâne) insanların bu üzüntüsünü ve sevgisini bir fırsata çevirdi.
Burada şirkin tarihini anlamada önemli bir nokta var! Şeytan onlara ilk etapta Allah'ı bırakın ve bu insanlara ibâdet edin demedi! Çünkü tevhid üzere yaşamış bir topluluk böyle açık bir daveti kolaylık ile kabul etmezdi.
• Şeytan hilesini aşama aşama işledi, ilk etapta bu salih insanları unutmayın dedi daha sonrasında onları hatırlatacak bir takım işaretler koymalarını telkin etti ve daha sonrasında onlara baktığınızda Allah'ı hatırlarsınız diyerek suretlerini ve heykellerini yapmalarını söyledi.
• İlk nesil bunu onlara ibâdet amaçlı yapmadılar, onlar dikili taşlara suretlere ve heykellere ibâdet etmedi fakat bu maksadı bilen nesil vefat ettikten sonra yeni nesiller geldi ve ilim azaldı, başlangıç sebebi ise unutuldu ve ortada bu semboller kaldı.
Şeytan (aleyhillâne) bir süre sonra onlara "Bunlar sizin atalarınızın ilahlarıydı" "atalarınız bunların hürmetine yağmura kavuşuyor bunların bereketi ile yardım görüyordu" diye telkinlerde bulunmaya başladı.
• Başlangıçta hatırlatma amacı ile yapılan bu semboller zaman ile bir yaklaşma vesilesine ve bu yaklaşma vesilesi ise ibâdet edilen putlara dönüşmeye başladı!
• Yeryüzünde ilk şirk Nuh (aleyhisselâm) döneminde salih insanları sevgide aşırıya giderek başladı. Ve bu şirk günümüzde de devam etmektedir. En büyük şirklerden birisidir.
• Yıllarca İslam'a davet ettiği iddia edilen zatlar henüz daha hayattayken bazı kerametlere bazı faziletlere yahut da bazı olağanüstü güçlere sahip oldukları inanılıyordu, gayb ilminin bir kısmına sahip oldukları düşünülüyordu ve bu kimseler öldükten sonra da bu şirklerini işlemeye devam ettiler.
• Kabirlere ibâdet etmeye, onlardan şefaat istemeye devam ettiler hatta günümüzde bazı belâmlar kabirlerin de ölmediklerini ve kabirden yönetmeye, tasarruf yetkisine sahip olduklarını iddia etmeye başladılar. Kabirden ders aldıklarını iddia edecek kadar da dinde sahtekarlık yapmaya devam ettiler!
İlk Sapma: Salihlerin Suretleri ve Şirkin Doğuşu
Yeryüzünde ilk şirk belli bir zamandan sonra meydana geldi ve bazı küçük gibi gözüken bidatlar zamanla büyük mefsedelere dönüştü. Allah subhânehu ve teâlâ insanlığı tek bir ümmet üzere yarattı ve insanlar Allah'a tevhid üzere kulluk etmeye başladılar.
❖ Allah (azze ve celle) buyuruyor ki;
• ﴿كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللَّهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ وَأَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فِيمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ﴾
"İnsanlar (tevhid üzere yaşayan) tek bir ümmetti. (İhtilafa düştüler.) Allah (aralarındaki ihtilafı gidersin diye) müjdeleyici ve uyarıcı nebiler gönderdi. İnsanların anlaşmazlığa düştükleri konularda aralarında hakem olsun diye nebilerle beraber hak olan Kitab’ı indirdi. | Bakara 213.
• Adem aleyhisselâm ile başlayan insanlık tevhid üzere yaşadılar daha sonra dinlerinde ihtilaf ettiler ve Allah subhânehu ve teâlâ Nuh aleyhisselâm, İbrâhim aleyhisselâm, İsmail, İshak gibi diğer peygamberleri ve Rasûlleri gönderdi. (aleyhimus'selam) İnsanlar Nuh aleyhisselâm'a kadar tevhid üzere yaşadılar.
❖ İbn Abbâs رضي الله عنهما şöyle demiştir:
كَانَ بَيْنَ نُوحٍ وَآدَمَ عَشَرَةُ قُرُونٍ، كُلُّهُمْ عَلَى شَرِيعَةٍ مِنَ الْحَقِّ، فَاخْتَلَفُوا، فَبَعَثَ اللَّهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ.
“Âdem ile Nûh arasında on asır vardı. Onların tamamı hak bir şeriat üzereydi. Sonra ihtilaf ettiler. Bunun üzerine Allah nebîleri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak gönderdi.”
Nuh (aleyhisselâm) döneminde yaşamış olan salih kişiler, insanlar arasında takvaları ile bilinen ve sevilen insanlardı. Bu kimseler İnsanlara Allah'ı hatırlatan, ibâdet eden ve toplumada güzel ahlakları ile örnek olan insanlardı.
▣ Günümüzdeki bazı salih olarak görünen insanlar gibi ve günümüzdeki insanların onları sevgide ve tâzimde aşırıya gitmesi gibi..
Fakat, Nuh (aleyhisselam)'ın dönemine baktığımızda bu salih insanlar vefat ettiler ve bu duruma insanlar çok üzüldüler. Çünkü onları seviyor ve onların nasihatlerinden de fayda alıyorlardı.
• Şeytan (aleyhillâne) insanların bu üzüntüsünü ve sevgisini bir fırsata çevirdi.
Burada şirkin tarihini anlamada önemli bir nokta var! Şeytan onlara ilk etapta Allah'ı bırakın ve bu insanlara ibâdet edin demedi! Çünkü tevhid üzere yaşamış bir topluluk böyle açık bir daveti kolaylık ile kabul etmezdi.
• Şeytan hilesini aşama aşama işledi, ilk etapta bu salih insanları unutmayın dedi daha sonrasında onları hatırlatacak bir takım işaretler koymalarını telkin etti ve daha sonrasında onlara baktığınızda Allah'ı hatırlarsınız diyerek suretlerini ve heykellerini yapmalarını söyledi.
• İlk nesil bunu onlara ibâdet amaçlı yapmadılar, onlar dikili taşlara suretlere ve heykellere ibâdet etmedi fakat bu maksadı bilen nesil vefat ettikten sonra yeni nesiller geldi ve ilim azaldı, başlangıç sebebi ise unutuldu ve ortada bu semboller kaldı.
Şeytan (aleyhillâne) bir süre sonra onlara "Bunlar sizin atalarınızın ilahlarıydı" "atalarınız bunların hürmetine yağmura kavuşuyor bunların bereketi ile yardım görüyordu" diye telkinlerde bulunmaya başladı.
• Başlangıçta hatırlatma amacı ile yapılan bu semboller zaman ile bir yaklaşma vesilesine ve bu yaklaşma vesilesi ise ibâdet edilen putlara dönüşmeye başladı!
• Yeryüzünde ilk şirk Nuh (aleyhisselâm) döneminde salih insanları sevgide aşırıya giderek başladı. Ve bu şirk günümüzde de devam etmektedir. En büyük şirklerden birisidir.
• Yıllarca İslam'a davet ettiği iddia edilen zatlar henüz daha hayattayken bazı kerametlere bazı faziletlere yahut da bazı olağanüstü güçlere sahip oldukları inanılıyordu, gayb ilminin bir kısmına sahip oldukları düşünülüyordu ve bu kimseler öldükten sonra da bu şirklerini işlemeye devam ettiler.
• Kabirlere ibâdet etmeye, onlardan şefaat istemeye devam ettiler hatta günümüzde bazı belâmlar kabirlerin de ölmediklerini ve kabirden yönetmeye, tasarruf yetkisine sahip olduklarını iddia etmeye başladılar. Kabirden ders aldıklarını iddia edecek kadar da dinde sahtekarlık yapmaya devam ettiler!
👍10❤2
İlk Rasûl’ün Gönderiliş Sebebi: Bozulan Tevhid ve Nuh aleyhisselâm'ın Daveti
▪ Adem aleyhisselâm ile Nuh aleyhisselâm arasında on asırlık bir zaman dilimi vardır. Başka görüşler de olmak ile beraber, bize gelen bir hadiste Nebî sallallâhu aleyhi ves'sellem'e sorulduğunda on asırlık bir zaman dilimi olduğu söyleniyor.
❖ عَنْ أَبِي أُمَامَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، أَنَّ رَجُلًا قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ أَنَبِيٌّ كَانَ آدَمُ؟ قَالَ: «نَعَمْ، مُكَلَّمٌ»، قَالَ: فَكَمْ كَانَ بَيْنَهُ وَبَيْنَ نُوحٍ؟ قَالَ: «عَشَرَةُ قُرُونٍ».
❖ Ebû Ümâme’den radıyâllahu anh rivayet edildiğine göre;
Bir adam şöyle dedi: "Ey Allah'ın Rasûlu! Adem bir peygamber miydi?" Resûlullah sallallahu aleyhi ves'sellem:
"Evet, Allah'ın kendisiyle konuştuğu bir peygamberdi" buyurdu.
Adam: "Peki onunla Nuh arasında ne kadar zaman vardı?" diye sordu. Nebî aleyhisselâtu ves'selâm: "On asır (nesil) vardı" buyurdu.
• Bu on asırlık süre boyunca insanlar hep İslâm üzere yaşıyorlar ve Nuh aleyhisselâm döneminde yaşayan insanların salih kimseler olduğunu İbn-i Abbâs radıyâllahu anh'da söylüyor;
• Buhâri'den gelen bir rivayette;
❖ وَقَالُوا لَا تَذَرُنَّ آلِهَتَكُمْ وَلَا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلَا سُوَاعًا وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًا ﴿٢٣﴾
"(Müşriklerin ileri gelenleri) dediler ki: 'Sakın ilahlarınızı bırakmayınız. Hele Vedd'i, Suvâ'ı, Yeğûs'u, Yeûk'u ve Nesr'i asla terk etmeyiniz!'" | Nuh, 23.
❖ İbn-i Abbâs radıyâllahu anh bu ayet hakkında derki;
عن ابن عباس رضي الله عنهما في قول الله تعالى : (وَقَالُوا لا تَذَرُنَّ آلِهَتَكُمْ وَلا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلا سُوَاعًا وَلا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًا) قال: "هذه أسماء رجال صالحين من قوم نوح، فلما هَلَكوا أَوحى الشَّيطان إلى قَومِهِم أنِ انْصِبُوا إلى مَجَالِسِهِم الَّتي كانوا يَجْلِسون فيها أنصَابًا، وسَمُّوها بأسمَائِهِم، فَفَعَلُوا، ولم تُعْبَد، حتَّى إِذَا هَلَك أُولئك ونُسِيَ العلم عُبِدت". [صحيح-رواه البخاري]
Bu isimler Nuh kavminde yaşayan salih kişilerin adları idi. Bunlar ölünce şeytan, insanlara bunların hatıralarını devam ettirmek için yaşadıkları yerlere heykellerini dikmelerini ilham etti. Onlar da bunu yaptılar ve diktikleri heykellere onların isimlerini verdiler. Önceleri bunlara tapan yoktu; fakat onları dikenler öldükten sonra zamanla haklarındaki bilgiler ve heykellerin dikiliş gayeleri unutuldu ve insanlar bunlara tapmaya başladılar.
• Ve daha sonra Allah (azze ve celle) Nuh aleyhisselâm'ı kavmine ilk Rasûl olarak gönderiyor.
• Allah (azze ve celle) Nuh aleyhisselâm'ı 950 yıl boyunca putlara tapan kavmine "Allah'tan başka ilâh olmadığına" davet etmeye gönderiyor. Ve azınlık bir topluluk Nuh aleyhisselâm'a ve onun getirdiği davete imân ediyor.
• Nuh aleyhisselâm'ın zamanında gerçekleşen Nuh tufanında ise insanlık yeni bir başlangıç yapmış oluyor.
• Yeryüzünde Nuh aleyhisselâm'ın soyundan Allah (subhânehu ve teâlâ)'ya tevhid üzere yaşayan topluluklar devam ediyor.
Sonraki dönemlerde ise; insanlar tekrar Allah'a (subhânehu ve teâlâ) ortaklar koşmaya devam ediyorlar.
Ad kavmine, Hûd aleyhisselâm gönderiliyor.
Semud kavmi Allah (azze ve celle)' ye ibâdet ederlerken kendi elleri ile yaptıkları putlara tapmaya başlıyorlar ve Allah (azze ve celle) onlara Sâlih aleyhisselâm'ı gönderiyor.
Ve daha sonra, Allah (tebâreke ve teâlâ) haniflerin atası İbrâhim aleyhisselâm'ı gönderiyor. İbrahim aleyhisselâm yaratıldığı fıtrat üzere Allah azze ve celle'ye hiçbir şeyi şirk koşmadan Rabbini buluyor O'nu (azze ve celle) tanıyor. Ve putlara tapan babasını ve kavmini tevhide Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamaya davet ediyor.
▪ Adem aleyhisselâm ile Nuh aleyhisselâm arasında on asırlık bir zaman dilimi vardır. Başka görüşler de olmak ile beraber, bize gelen bir hadiste Nebî sallallâhu aleyhi ves'sellem'e sorulduğunda on asırlık bir zaman dilimi olduğu söyleniyor.
❖ عَنْ أَبِي أُمَامَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، أَنَّ رَجُلًا قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ أَنَبِيٌّ كَانَ آدَمُ؟ قَالَ: «نَعَمْ، مُكَلَّمٌ»، قَالَ: فَكَمْ كَانَ بَيْنَهُ وَبَيْنَ نُوحٍ؟ قَالَ: «عَشَرَةُ قُرُونٍ».
❖ Ebû Ümâme’den radıyâllahu anh rivayet edildiğine göre;
Bir adam şöyle dedi: "Ey Allah'ın Rasûlu! Adem bir peygamber miydi?" Resûlullah sallallahu aleyhi ves'sellem:
"Evet, Allah'ın kendisiyle konuştuğu bir peygamberdi" buyurdu.
Adam: "Peki onunla Nuh arasında ne kadar zaman vardı?" diye sordu. Nebî aleyhisselâtu ves'selâm: "On asır (nesil) vardı" buyurdu.
• Bu on asırlık süre boyunca insanlar hep İslâm üzere yaşıyorlar ve Nuh aleyhisselâm döneminde yaşayan insanların salih kimseler olduğunu İbn-i Abbâs radıyâllahu anh'da söylüyor;
• Buhâri'den gelen bir rivayette;
❖ وَقَالُوا لَا تَذَرُنَّ آلِهَتَكُمْ وَلَا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلَا سُوَاعًا وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًا ﴿٢٣﴾
"(Müşriklerin ileri gelenleri) dediler ki: 'Sakın ilahlarınızı bırakmayınız. Hele Vedd'i, Suvâ'ı, Yeğûs'u, Yeûk'u ve Nesr'i asla terk etmeyiniz!'" | Nuh, 23.
❖ İbn-i Abbâs radıyâllahu anh bu ayet hakkında derki;
عن ابن عباس رضي الله عنهما في قول الله تعالى : (وَقَالُوا لا تَذَرُنَّ آلِهَتَكُمْ وَلا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلا سُوَاعًا وَلا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًا) قال: "هذه أسماء رجال صالحين من قوم نوح، فلما هَلَكوا أَوحى الشَّيطان إلى قَومِهِم أنِ انْصِبُوا إلى مَجَالِسِهِم الَّتي كانوا يَجْلِسون فيها أنصَابًا، وسَمُّوها بأسمَائِهِم، فَفَعَلُوا، ولم تُعْبَد، حتَّى إِذَا هَلَك أُولئك ونُسِيَ العلم عُبِدت". [صحيح-رواه البخاري]
Bu isimler Nuh kavminde yaşayan salih kişilerin adları idi. Bunlar ölünce şeytan, insanlara bunların hatıralarını devam ettirmek için yaşadıkları yerlere heykellerini dikmelerini ilham etti. Onlar da bunu yaptılar ve diktikleri heykellere onların isimlerini verdiler. Önceleri bunlara tapan yoktu; fakat onları dikenler öldükten sonra zamanla haklarındaki bilgiler ve heykellerin dikiliş gayeleri unutuldu ve insanlar bunlara tapmaya başladılar.
• Ve daha sonra Allah (azze ve celle) Nuh aleyhisselâm'ı kavmine ilk Rasûl olarak gönderiyor.
• Allah (azze ve celle) Nuh aleyhisselâm'ı 950 yıl boyunca putlara tapan kavmine "Allah'tan başka ilâh olmadığına" davet etmeye gönderiyor. Ve azınlık bir topluluk Nuh aleyhisselâm'a ve onun getirdiği davete imân ediyor.
• Nuh aleyhisselâm'ın zamanında gerçekleşen Nuh tufanında ise insanlık yeni bir başlangıç yapmış oluyor.
• Yeryüzünde Nuh aleyhisselâm'ın soyundan Allah (subhânehu ve teâlâ)'ya tevhid üzere yaşayan topluluklar devam ediyor.
Sonraki dönemlerde ise; insanlar tekrar Allah'a (subhânehu ve teâlâ) ortaklar koşmaya devam ediyorlar.
Ad kavmine, Hûd aleyhisselâm gönderiliyor.
Semud kavmi Allah (azze ve celle)' ye ibâdet ederlerken kendi elleri ile yaptıkları putlara tapmaya başlıyorlar ve Allah (azze ve celle) onlara Sâlih aleyhisselâm'ı gönderiyor.
Ve daha sonra, Allah (tebâreke ve teâlâ) haniflerin atası İbrâhim aleyhisselâm'ı gönderiyor. İbrahim aleyhisselâm yaratıldığı fıtrat üzere Allah azze ve celle'ye hiçbir şeyi şirk koşmadan Rabbini buluyor O'nu (azze ve celle) tanıyor. Ve putlara tapan babasını ve kavmini tevhide Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamaya davet ediyor.
👍6❤3
Zemzem Suyunun Çıkması ve Kabe'nin İnşası
İbrâhim aleyhis'selâm Şam'dan Mekke'ye geçip eşi Hacer annemiz ve İsmail aleyhis'selâm'ı Mekke topraklarına bıraktı.
❖ Allah (azze ve celle) şöyle buyurur;
❖ ﴿رَبَّـنَٓا اِنّٖٓي اَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّتٖي بِوَادٍ غَيْرِ ذٖي زَرْعٍ عِنْدَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِۙ رَبَّـنَا لِيُقٖيمُوا الصَّلٰوةَ فَاجْعَلْ اَفْـِٔدَةً مِنَ النَّاسِ تَهْوٖٓي اِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُمْ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ﴾
• “(İbrahim şöyle dua etti) Ey Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bir kısmını, senin kutsal evinin (Kâbe) yanında tarıma elverişli olmayan bir vadiye yerleştirdim. Bunu yaptım ki Rabbim, namazı kılsınlar! İnsanların gönüllerini onlara meylettir ve çeşitli ürünlerden onlara rızık ver ki şükretsinler! | İbrahim,37.
❖ Buhâri hadisinde bize aktarılan
❖ جَاءَ بِهَا إِبْرَاهِيمُ وَبِابْنِهَا إِسْمَاعِيلَ وَهِيَ تُرْضِعُهُ حَتَّى وَضَعَهُمَا عِنْدَ الْبَيْتِ عِنْدَ دَوْحَةٍ فَوْقَ زَمْزَمَ فِي أَعْلَى الْمَسْجِدِ وَلَيْسَ بِمَكَّةَ يَوْمَئِذٍ أَحَدٌ وَلَيْسَ بِهَا مَاءٌ فَوَضَعَهُمَا هُنَالِكَ وَوَضَعَ عِنْدَهُمَا جِرَابًا فِيهِ تَمْرٌ وَسِقَاءً فِيهِ مَاءٌ ثُمَّ قَفَّى إِبْرَاهِيمُ مُنْطَلِقًا فَتَبِعَتْهُ أُمُّ إِسْمَاعِيلَ فَقَالَتْ يَا إِبْرَاهِيمُ أَيْنَ تَذْهَبُ وَتَتْرُكُنَا بِهَذَا الْوَادِي الَّذِي لَيْسَ فِيهِ إِنْسٌ وَلَا شَيْءٌ فَقَالَتْ لَهُ ذَلِكَ مِرَارًا وَجَعَلَ لَا يَلْتَفِتُ إِلَيْهَا فَقَالَتْ لَهُ أَاللّٰهُ الَّذِي أَمَرَكَ بِهَذَا قَالَ نَعَمْ
• İbrâhim aleyhis'selâm; İsmâil aleyhis'selâm ve annesi Hacer validemizi şu anki Beytullah’ın bulunduğu yere yakın Zemzem kuyusunun üstüne bıraktı. O tarihte Mekke’de hiçbir kimse yoktu. Hatta içecek su da yoktu. İbrâhim aleyhis'selâm, onların yanlarına biraz hurma ve bir miktar su bırakıp, oradan ayrılırken Hacer validemiz:
- Ey İbrahim! Bizi buraya bırakıp nereye gidiyorsun? Burası öyle bir vadi ki ne bir kimse var ne de bir hayat eseri var, dedi. İbrâhim aleyhis'selâm kendisine dönmeyince, tekrar Hacer validemiz:
- Buraya bırakmayı Allah Teâlâ mı emretti, diye sordu. İbrâhim aleyhis'selâm:
- Evet! Allah’ın emri olduğu için bırakıyorum, dedi. Bunun üzerine Hacer validemiz:
- Öyleyse Allah Teala bizim vekilimizdir, o bizi korur ve bize yardım eder, dedi.
İbrâhim, oradan ayrılıp gitti. Mekke’nin üstündeki ″Seniyye″ mevkiinde görülmeyecek bir yere varınca, yüzünü Kâbe’nin olduğu tarafa döndü ve ellerini kaldırarak şu duayı yaptı:
❖ رَبَّـنَا لِيُقٖيمُوا الصَّلٰوةَ فَاجْعَلْ اَفْـِٔدَةً مِنَ النَّاسِ تَهْوٖٓي اِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُمْ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ
Rabbimiz! Onlar namazı dosdoğru kılsınlar diye... Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve onları çeşitli ürünlerle rızıklandır ki şükretsinler." | İbrâhim, 37. | Buhârî, Enbiyâ,9
▪ Hacer annemiz yanındaki su tükenince yanındaki kendisine en yakın tepeye Safa tepesine çıktı ve orada bir su bir azık bulurum düşüncesi ile etrafa bakıyor bir şey göremediği için Merve tepesine çıktı ve orda da birşey göremeyince bu şekilde tam 7 kere Merve ve Safa tepeleri arasında gidip geldi.
❖ İbni Abbas radıyallahu anhumâ şöyle dedi:
Resûlullah sallallâhu aleyhi ves'sellem: “İşte bundan dolayı insanlar Safâ ile Merve arasında sa‘yeder” buyurdu.
Hâcer annemiz sonuncusunda Merve tepesine çıkınca bir ses duydu. Kendi kendine “Sus! Dinle!” dedi. Sonra iyice kulak verdi, aynı sesi bir daha duydu.
- Tamam, sesini duyurdun. Yapabiliyorsan bize yardım et! diye seslendi. Bir de baktı ki, zemzemin olduğu yerde bir melek, topuğuyla -veya kanadıyla- yeri kazmakta ve nihayet su göründü.
• Hâcer annemiz, akıp gitmesin diye suyun etrafını eliyle şöyle çevirmeye, suyu avuçlayıp kırbasını doldurmaya başladı.
Hâcer annemiz suyu avuçladıkça, bir rivayete göre avuçladığı kadar, yerden kaynıyordu.
• İbn Abbâs’ın radıyâllahu anh-dan rivayet ettiğine göre, Allah Resûlu ﷺ şöyle buyurmuştur:
❖ " عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: " ‘يَرْحَمُ اللَّهُ أُمَّ إِسْمَاعِيلَ لَوْلاَ أَنَّهَا عَجِلَتْ لَكَانَ زَمْزَمُ عَيْنًا مَعِينًا
"Allah (azze ve celle), İsmâil aleyhis'selâm'ın annesi, Hacer (annemize) rahmet etsin! Şayet o, (suyun etrafını çevirmede) acele etmeseydi, zemzem, akan bir pınar olurdu." | Buhârî, Enbiyâ,9
Hâcer annemiz sudan içti ve İsmâil aleyhis'selâm'ı emzirdi. Melek ona:
- Bize bir zarar gelir diye korkma! İşte şurası Beytullah’ın yeridir. Onu şu çocukla babası yapacaktır.
Allah, o işi yapacak kimsenin yok olup gitmesine izin vermez, dedi. Beytullah’ın yeri zeminden yüksekçe idi.
• Onlar bu şekilde yaşayıp giderken nihayet bir gün Cürhümlüler’den bir kâfile Yemen bölgesinden gelerek Mekke’nin alt tarafına indiler.
O sırada kuşların gelip gittiğini gördüler. Bu kuşlar mutlaka suyun etrafında dönüp duruyor. Halbuki biz bu vadide su bulunmadığını biliyorduk, diyerek ayağına çevik bir veya iki kişiyi oraya gönderdiler.
• Gidenler orada su bulunduğunu görünce geri dönüp durumu haber verdiler. Suyun yanına geldiklerinde Hâcer’i gördüler:
- Bizim buraya yerleşmemize izin verir misin? diye sordular. O da:
- Evet, ama su üzerinde bir hak iddia edemezsiniz, dedi. Onlar da:
- Peki, kabul, dediler.
İnsanlarla bir arada olmaya ihtiyaç duyduğu sırada onların çıka gelmesi Hâcer’i sevindirdi.
Cürhümlüler oraya yerleştikleri gibi akrabalarına haber saldılar, onlar da gelip yerleştiler. Böylece Mekke civarı yerleşik bir alan haline geldi.
• O zaman çocuk olan İsmâil aleyhis'selâm büyüyüp gelişti.
▪ Hacer annemiz vefat ettiğinde ise, İsmâil aleyhis'selâm bir kadın ile evleniyor. İbrahim aleyhis'selâm oğlu için bir kaç kez gidip geliyor ve İsmâil aleyhis'selâm'ın yanına ilk geldiğinde İsmâil aleyhis'selâm'ın evde olmadığını ve kapıyı İbrâhim aleyhis'selâm'a eşi açıyor.
• İbrâhim aleyhis'selâm ise eşinin ahlakını ve tutumunu beğenmediği için ona
»Kocan geldiğinde ona kapının eşiğini değiştirmesi gerektiğini söyle« diyip oradan ayrılıyor.
• İsmâil aleyhis'selâm ise "kapının eşiği sensin" eşini diyerek boşuyor ve Cürhümlülerden başka bir kadın ile evleniyor. İbrâhim aleyhis'selâm ikinci kez geldiğinde ise bu sefer O'na kapıyı güler yüzlü yumuşak huylu olan İsmâil aleyhis'selâm'ın eşi açıyor ve İbrâhim aleyhis'selâm huyunu ve güler yüzlülüğünü beğendiği için ona;
• »Kocan geldiğinde kapının eşiğinden razı olduğunu ve onu tutması gerektiğini söyle« diyip gidiyor.
• İbrahim aleyhisselam üçüncü kez geldiğinde ise;
Allah’ın dilediği kadar bir zaman geçtikten sonra
İbrâhim Aleyhisselâm bir daha geldi. O sırada İsmâil aleyhisselam zemzemin yakınındaki büyük bir ağacın altına oturmuş ok yontuyordu. Babasını görünce ayağa kalktı.
İbrahim aleyhisselâm oğluyla konuşmaya başladı:
- İsmâil! Allah bana önemli bir görev verdi.
- Öyleyse Rabbinin emrini yap, babacığım.
- Bu konuda bana yardım edeceksin.
- Sana elbette yardım ederim.
İbrâhim oradaki yüksekçe bir tepeyi gösterdi:
- Allah, işte şuraya bir ev yapmamı emretti, dedi.
İbrâhim Aleyhisselam oraya Kâbe’nin temelini atıp yükseltti.
İsmâil taş getiriyor, İbrâhim de duvar örüyordu. Binanın duvarları yükselince, İsmâil şu (makâm-ı İbrâhim diye bilinen) taşı getirip babasına verdi. O da bu taşın üstüne çıkıp İsmâil’in getirdiği taşlarla inşaata devam etti. Onlar beraberce binayı yaparken:
❖ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا ۖ إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
“Rabbimiz! Bizden bu hizmeti kabul buyur. Şüphesiz sen duamızı duyan, niyetimizi bilensin.” | Bakara,127.diye dua ediyorlardı.
• Kâbe inşa edildikten sonra İsmail (aleyhis'selâm) Mekke halkına tevhid inancını tebliğ etmeye devam etmiş ve İbrâhim(aleyhis'selâm) 'ın getirdiği bu hak din, bir süre daha varlığını bu şekilde sürdürmüştür.
İbrâhim aleyhis'selâm Şam'dan Mekke'ye geçip eşi Hacer annemiz ve İsmail aleyhis'selâm'ı Mekke topraklarına bıraktı.
❖ Allah (azze ve celle) şöyle buyurur;
❖ ﴿رَبَّـنَٓا اِنّٖٓي اَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّتٖي بِوَادٍ غَيْرِ ذٖي زَرْعٍ عِنْدَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِۙ رَبَّـنَا لِيُقٖيمُوا الصَّلٰوةَ فَاجْعَلْ اَفْـِٔدَةً مِنَ النَّاسِ تَهْوٖٓي اِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُمْ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ﴾
• “(İbrahim şöyle dua etti) Ey Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bir kısmını, senin kutsal evinin (Kâbe) yanında tarıma elverişli olmayan bir vadiye yerleştirdim. Bunu yaptım ki Rabbim, namazı kılsınlar! İnsanların gönüllerini onlara meylettir ve çeşitli ürünlerden onlara rızık ver ki şükretsinler! | İbrahim,37.
❖ Buhâri hadisinde bize aktarılan
❖ جَاءَ بِهَا إِبْرَاهِيمُ وَبِابْنِهَا إِسْمَاعِيلَ وَهِيَ تُرْضِعُهُ حَتَّى وَضَعَهُمَا عِنْدَ الْبَيْتِ عِنْدَ دَوْحَةٍ فَوْقَ زَمْزَمَ فِي أَعْلَى الْمَسْجِدِ وَلَيْسَ بِمَكَّةَ يَوْمَئِذٍ أَحَدٌ وَلَيْسَ بِهَا مَاءٌ فَوَضَعَهُمَا هُنَالِكَ وَوَضَعَ عِنْدَهُمَا جِرَابًا فِيهِ تَمْرٌ وَسِقَاءً فِيهِ مَاءٌ ثُمَّ قَفَّى إِبْرَاهِيمُ مُنْطَلِقًا فَتَبِعَتْهُ أُمُّ إِسْمَاعِيلَ فَقَالَتْ يَا إِبْرَاهِيمُ أَيْنَ تَذْهَبُ وَتَتْرُكُنَا بِهَذَا الْوَادِي الَّذِي لَيْسَ فِيهِ إِنْسٌ وَلَا شَيْءٌ فَقَالَتْ لَهُ ذَلِكَ مِرَارًا وَجَعَلَ لَا يَلْتَفِتُ إِلَيْهَا فَقَالَتْ لَهُ أَاللّٰهُ الَّذِي أَمَرَكَ بِهَذَا قَالَ نَعَمْ
• İbrâhim aleyhis'selâm; İsmâil aleyhis'selâm ve annesi Hacer validemizi şu anki Beytullah’ın bulunduğu yere yakın Zemzem kuyusunun üstüne bıraktı. O tarihte Mekke’de hiçbir kimse yoktu. Hatta içecek su da yoktu. İbrâhim aleyhis'selâm, onların yanlarına biraz hurma ve bir miktar su bırakıp, oradan ayrılırken Hacer validemiz:
- Ey İbrahim! Bizi buraya bırakıp nereye gidiyorsun? Burası öyle bir vadi ki ne bir kimse var ne de bir hayat eseri var, dedi. İbrâhim aleyhis'selâm kendisine dönmeyince, tekrar Hacer validemiz:
- Buraya bırakmayı Allah Teâlâ mı emretti, diye sordu. İbrâhim aleyhis'selâm:
- Evet! Allah’ın emri olduğu için bırakıyorum, dedi. Bunun üzerine Hacer validemiz:
- Öyleyse Allah Teala bizim vekilimizdir, o bizi korur ve bize yardım eder, dedi.
İbrâhim, oradan ayrılıp gitti. Mekke’nin üstündeki ″Seniyye″ mevkiinde görülmeyecek bir yere varınca, yüzünü Kâbe’nin olduğu tarafa döndü ve ellerini kaldırarak şu duayı yaptı:
❖ رَبَّـنَا لِيُقٖيمُوا الصَّلٰوةَ فَاجْعَلْ اَفْـِٔدَةً مِنَ النَّاسِ تَهْوٖٓي اِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُمْ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ
Rabbimiz! Onlar namazı dosdoğru kılsınlar diye... Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve onları çeşitli ürünlerle rızıklandır ki şükretsinler." | İbrâhim, 37. | Buhârî, Enbiyâ,9
▪ Hacer annemiz yanındaki su tükenince yanındaki kendisine en yakın tepeye Safa tepesine çıktı ve orada bir su bir azık bulurum düşüncesi ile etrafa bakıyor bir şey göremediği için Merve tepesine çıktı ve orda da birşey göremeyince bu şekilde tam 7 kere Merve ve Safa tepeleri arasında gidip geldi.
❖ İbni Abbas radıyallahu anhumâ şöyle dedi:
Resûlullah sallallâhu aleyhi ves'sellem: “İşte bundan dolayı insanlar Safâ ile Merve arasında sa‘yeder” buyurdu.
Hâcer annemiz sonuncusunda Merve tepesine çıkınca bir ses duydu. Kendi kendine “Sus! Dinle!” dedi. Sonra iyice kulak verdi, aynı sesi bir daha duydu.
- Tamam, sesini duyurdun. Yapabiliyorsan bize yardım et! diye seslendi. Bir de baktı ki, zemzemin olduğu yerde bir melek, topuğuyla -veya kanadıyla- yeri kazmakta ve nihayet su göründü.
• Hâcer annemiz, akıp gitmesin diye suyun etrafını eliyle şöyle çevirmeye, suyu avuçlayıp kırbasını doldurmaya başladı.
Hâcer annemiz suyu avuçladıkça, bir rivayete göre avuçladığı kadar, yerden kaynıyordu.
• İbn Abbâs’ın radıyâllahu anh-dan rivayet ettiğine göre, Allah Resûlu ﷺ şöyle buyurmuştur:
❖ " عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: " ‘يَرْحَمُ اللَّهُ أُمَّ إِسْمَاعِيلَ لَوْلاَ أَنَّهَا عَجِلَتْ لَكَانَ زَمْزَمُ عَيْنًا مَعِينًا
"Allah (azze ve celle), İsmâil aleyhis'selâm'ın annesi, Hacer (annemize) rahmet etsin! Şayet o, (suyun etrafını çevirmede) acele etmeseydi, zemzem, akan bir pınar olurdu." | Buhârî, Enbiyâ,9
Hâcer annemiz sudan içti ve İsmâil aleyhis'selâm'ı emzirdi. Melek ona:
- Bize bir zarar gelir diye korkma! İşte şurası Beytullah’ın yeridir. Onu şu çocukla babası yapacaktır.
Allah, o işi yapacak kimsenin yok olup gitmesine izin vermez, dedi. Beytullah’ın yeri zeminden yüksekçe idi.
• Onlar bu şekilde yaşayıp giderken nihayet bir gün Cürhümlüler’den bir kâfile Yemen bölgesinden gelerek Mekke’nin alt tarafına indiler.
O sırada kuşların gelip gittiğini gördüler. Bu kuşlar mutlaka suyun etrafında dönüp duruyor. Halbuki biz bu vadide su bulunmadığını biliyorduk, diyerek ayağına çevik bir veya iki kişiyi oraya gönderdiler.
• Gidenler orada su bulunduğunu görünce geri dönüp durumu haber verdiler. Suyun yanına geldiklerinde Hâcer’i gördüler:
- Bizim buraya yerleşmemize izin verir misin? diye sordular. O da:
- Evet, ama su üzerinde bir hak iddia edemezsiniz, dedi. Onlar da:
- Peki, kabul, dediler.
İnsanlarla bir arada olmaya ihtiyaç duyduğu sırada onların çıka gelmesi Hâcer’i sevindirdi.
Cürhümlüler oraya yerleştikleri gibi akrabalarına haber saldılar, onlar da gelip yerleştiler. Böylece Mekke civarı yerleşik bir alan haline geldi.
• O zaman çocuk olan İsmâil aleyhis'selâm büyüyüp gelişti.
▪ Hacer annemiz vefat ettiğinde ise, İsmâil aleyhis'selâm bir kadın ile evleniyor. İbrahim aleyhis'selâm oğlu için bir kaç kez gidip geliyor ve İsmâil aleyhis'selâm'ın yanına ilk geldiğinde İsmâil aleyhis'selâm'ın evde olmadığını ve kapıyı İbrâhim aleyhis'selâm'a eşi açıyor.
• İbrâhim aleyhis'selâm ise eşinin ahlakını ve tutumunu beğenmediği için ona
»Kocan geldiğinde ona kapının eşiğini değiştirmesi gerektiğini söyle« diyip oradan ayrılıyor.
• İsmâil aleyhis'selâm ise "kapının eşiği sensin" eşini diyerek boşuyor ve Cürhümlülerden başka bir kadın ile evleniyor. İbrâhim aleyhis'selâm ikinci kez geldiğinde ise bu sefer O'na kapıyı güler yüzlü yumuşak huylu olan İsmâil aleyhis'selâm'ın eşi açıyor ve İbrâhim aleyhis'selâm huyunu ve güler yüzlülüğünü beğendiği için ona;
• »Kocan geldiğinde kapının eşiğinden razı olduğunu ve onu tutması gerektiğini söyle« diyip gidiyor.
• İbrahim aleyhisselam üçüncü kez geldiğinde ise;
Allah’ın dilediği kadar bir zaman geçtikten sonra
İbrâhim Aleyhisselâm bir daha geldi. O sırada İsmâil aleyhisselam zemzemin yakınındaki büyük bir ağacın altına oturmuş ok yontuyordu. Babasını görünce ayağa kalktı.
İbrahim aleyhisselâm oğluyla konuşmaya başladı:
- İsmâil! Allah bana önemli bir görev verdi.
- Öyleyse Rabbinin emrini yap, babacığım.
- Bu konuda bana yardım edeceksin.
- Sana elbette yardım ederim.
İbrâhim oradaki yüksekçe bir tepeyi gösterdi:
- Allah, işte şuraya bir ev yapmamı emretti, dedi.
İbrâhim Aleyhisselam oraya Kâbe’nin temelini atıp yükseltti.
İsmâil taş getiriyor, İbrâhim de duvar örüyordu. Binanın duvarları yükselince, İsmâil şu (makâm-ı İbrâhim diye bilinen) taşı getirip babasına verdi. O da bu taşın üstüne çıkıp İsmâil’in getirdiği taşlarla inşaata devam etti. Onlar beraberce binayı yaparken:
❖ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا ۖ إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
“Rabbimiz! Bizden bu hizmeti kabul buyur. Şüphesiz sen duamızı duyan, niyetimizi bilensin.” | Bakara,127.diye dua ediyorlardı.
• Kâbe inşa edildikten sonra İsmail (aleyhis'selâm) Mekke halkına tevhid inancını tebliğ etmeye devam etmiş ve İbrâhim(aleyhis'selâm) 'ın getirdiği bu hak din, bir süre daha varlığını bu şekilde sürdürmüştür.
❤8👍1
Peygamberlerin Gönderilmesi ve Tevhid Daveti
▪ Allah (azze ve celle) yeryüzünün farklı farklı bölgelerine nebiler ve resûller göndermeye devam etti. Her peygamber kendi kavmini yalnız Allah'a ibâdet etmeye çağırıyor ve İbrâhim aleyhisselâm'ın getirdiği tevhid dinini onarmak için her kavme peygamberler gönderiyordu.
• Yâkub aleyhisselâm'ı Kenan bölgesine..
• Yusuf aleyhisselâm'ı Mısır'a
• Davud ve Süleyman aleyhisselâm'ı Kudûs'e
• İsâ aleyhisselam'ı Kudûs'e (ben-i İsrail'e)
▪ Bunun ile beraber kendilerinden sonra gelecek olan Ahmed isimli bir Resûlu kendilerine müjdeledi.
❖ Allah subhânehu ve teâlâ şöyle buyurur;
﴿وَاِذْ قَالَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اِنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ مُصَدِّقاً لِمَا بَـيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَمُبَشِّراً بِرَسُولٍ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُٓ اَحْمَدُۜ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ بِالْبَـيِّنَاتِ قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌ ﴾
Hani, Meryem oğlu İsa, “Ey İsrailoğulları! Şüphesiz ben, Allah’ın size, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek, Ahmed adında bir peygamberi müjdeleyici (olarak gönderdiği) peygamberiyim” demişti. Fakat (İsa) onlara apaçık mucizeleri getirince, “Bu, apaçık bir sihirdir” dediler. | Saff,14.
▪ Allah (azze ve celle) her kavme yalnız kendisine ibâdet edilmesi için peygamberler göndermiştir.
❖ Allah subhânehu ve teâlâ buyurdu ki;
﴿وَلَقَدْ بَعَثْنَا ف۪ي كُلِّ اُمَّةٍ رَسُولاً اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَۚ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللّٰهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلَالَةُۜ فَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ﴾
Andolsun biz, her ümmete, “Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının” diye bir elçi gönderdik. Onlardan bir kısmını Allah doğru yola iletti, bir kısmına da sapıklık hak oldu. Yeryüzünde gezin de yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu görün. | Nahl, 36.
▪ İsmâil aleyhisselâm'ın Mekke ve çevresinde yaymış olduğu tevhid daveti ile uzun bir süre Araplar tevhid üzere yaşıyorlar. Beytî tavaf ediyorlar, Kâbe'yi tazim edip ona ayrı bir ihtimam (titizlik) gösteriyorlar. Ona ayrı bir özlem ve sevgi duyuyorlar. Bu sevgi ve özlem ise sûnnet ile dizginlenmediği zaman ise yerini bidâtler alıyor ve zaman içerisinde daha büyük felaketlere ve mefsedetlere yol açıyor.
❖ İbn-i İshak konu ile alakalı derki;
قال ابن إسحاق : ويزعمون أن أول ما كانت عبادة الحجارة في بني إسماعيل ، أنه كان لا يظعن من مكة ظاعن منهم ، حين ضاقت عليهم ، والتمسوا الفسح في البلاد ، إلا حمل معه حجرا من حجارة الحرم تعظيما للحرم ، فحيثما نزلوا وضعوه فطافوا به كطوافهم بالكعبة ، حتى سلخ ذلك بهم إلى أن كانوا يعبدون ما استحسنوا من الحجارة ، وأعجبهم ؛ حتى خلف الخلوف ، ونسوا ما كانوا عليه ، واستبدلوا بدين إبراهيم وإسماعيل غيره ، فعبدوا الأوثان ، وصاروا إلى ما كانت عليه الأمم قبلهم من الضلالات ؛ وفيهم على ذلك بقايا من عهد إبراهيم يتمسكون بها ، من تعظيم البيت ، والطواف به ، والحج والعمرة ، والوقوف على عرفة والمزدلفة ، وهدي البدن ، والإهلال بالحج والعمرة ، مع إدخالهم فيه ما ليس منه . فكانت كنانة وقريش إذا أهلوا قالوا : لبيك اللهم لبيك ، لبيك لا شريك لك ، إلا شريك هو لك ، تملكه وما ملك . فيوحدونه بالتلبية ، ثم يدخلون معه أصنامهم ، ويجعلون ملكها بيده . يقول الله تبارك وتعالى لمحمد صلى الله عليه وسلم : وما يؤمن أكثرهم بالله إلا وهم مشركون أي ما يوحدونني لمعرفة حقي إلا جعلوا معي شريكا من خلقي .
İbn İshak şöyle dedi: İsmailoğulları arasında ilk taşa tapınmanın, Mekke çok kalabalıklaştığında ve daha geniş topraklara yerleşmek istediklerinde, hiç kimsenin Mekke'nin taşlarından birini yanlarında taşımadan ayrılmaması olduğu iddia ediliyor. Nereye yerleşirlerse yerleşsinler, o taşı oraya koyar ve Kâbe'nin etrafında tavaf ettikleri gibi etrafında tavaf ederlerdi. Bu durum, hoşlarına giden ve çekici buldukları taşlara tapınmalarına yol açtı. Sonra halefler geldi ve onların üzerinde oldukları şeyi unuttular, İbrahim ve İsmail'in dinini başka bir şeyle değiştirdiler; böylece putlara taptılar ve kendilerinden önceki milletlerin sapkınlık yoluna girdiler. Ve bunların arasında, buna rağmen, İbrahim'in ahdinin kalıntıları vardır ve bunlara sıkıca bağlı kalırlar; örneğin Kabe'ye saygı göstermek, tavaf etmek, Hac ve Umre yapmak, Arafat ve Muzdalifa'da durmak, kurban kesmek ve Hac ve Umre için ihrama girmek, buna ait olmayan şeyleri de dahil etmek gibi. Kinana ve Kureyş ihrama girdiklerinde şöyle derlerdi: "İşte buradayım, ey Allah'ım, işte buradayım. İşte buradayım, Senin ortağın yoktur, ancak Senin olan bir ortağın vardır, Sen ona ve onun sahip olduğu her şeye sahipsin." Böylece telbiye ile O'nun birliğini ilan ederler, sonra putlarını O'na katarlar ve egemenliklerini O'nun ellerine bırakırlardı. Allah subhânehu ve teâlâ Muhammed'e (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:
" Onların çoğu, Allah'a ancak O'na ortak koşarak inanırlar ." | Yusuf, 106
• Yani, O'nun birliğini ve hakkını ancak yaratılmışlardan bana ortak koşarak kabul ederler.
• Mekke topraklarına putu ilk sokan kişi ise "Amr b. Luhay" oldu.
❖ İbn-i İshak der ki;
قَالَ ابْنُ إِسْحَاقَ: خَرَجَ عَمْرُو بْنُ لُحَيٍّ مِنْ مَكَّةَ إلَى الشَّامِ فِي بَعْضِ أُمُورِهِ، فَلَمَّا قَدِمَ مَآبَ مِنْ أَرْضِ الْبَلْقَاءِ، وَبِهَا يَوْمَئِذٍ الْعَمَالِيقُ - وَهُمْ وُلْدُ عِمْلِيقِ بْنِ لَاوِذَ بْنِ إرَمَ بْنِ سَامِ بْنِ نُوحٍ - رَآهُمْ يَعْبُدُونَ الْأَصْنَامَ، فَقَالَ لَهُمْ: مَا هَذِهِ الْأَصْنَامُ الَّتِي أَرَاكُمْ تَعْبُدُونَ؟قَالُوا لَهُ: هَذِهِ أَصْنَامٌ نَعْبُدُهَا، فَنَسْتَمْطِرُهَا فَتُمْطِرُنَا، وَنَسْتَنْصِرُهَا فَتَنْصُرُنَا. فَقَالَ لَهُمْ: أَفَلَا تُعْطُونِي مِنْهَا صَنَمًا، فَأَسِيرَ بِهِ إلَى أَرْضِ الْعَرَبِ، فَيَعْبُدُوهُ؟ فَأَعْطَوْهُ صَنَمًا يُقَالُ لَهُ "هُبَلُ"، فَقَدِمَ بِهِ مَكَّةَ، فَنَصَبَهُ وَأَمَرَ النَّاسَ بِعِبَادَتِهِ وَتَعْظِيمِهِ.
Amr b. Luhay, bazı şahsi işleri için Mekke'den Şam'a doğru bir yolculuğa çıktı. Belka topraklarında yer alan Meâb bölgesine ulaştığında —ki o dönemde orada Nuh oğlu Sam'ın soyundan gelen Amâlika kavmi yaşamaktaydı— onların putlara taptıklarını gördü.
"Amr onlara sordu: 'Taptığınızı gördüğüm bu putlar da nedir?'Ona şu cevabı verdiler:
Bunlar bizim taptığımız putlarımızdır. Onlardan yağmur isteriz, bize yağmur yağdırırlar; yardım isteriz, bize yardım ederler.'Bunun üzerine Amr b. Luhay onlara:
Bana da bu putlardan bir tane vermez misiniz? Onu alıp Arap topraklarına götüreyim de oradaki insanlar da ona tapsınlar' dedi.
Ona "Hübel" adında bir put verdiler. Amr, Hübel'i alıp Mekke'ye getirdi, onu (Kâbe'nin ortasına) dikti ve Mekke halkına ona tapmalarını ve saygı göstermelerini emretti."
❖ Allah Resûlu ﷺ şöyle buyurmuştur;
رأيت عمرَو بنَ لُحيٍّ يجرُّ قصَبَه في النارِ لأنه أولُ مَن سيَّب السوائبَ وغيرَ دينَ إبراهيمَ
خلاصة حكم المحدث : [ثابت]
Amr ibn Luhayy'ın, putlara hayvan kurban eden ve İbrahim'in dinini değiştiren ilk kişi olduğu için bağırsaklarını ateşte sürüklediğini gördüm.
▪ Allah (azze ve celle) yeryüzünün farklı farklı bölgelerine nebiler ve resûller göndermeye devam etti. Her peygamber kendi kavmini yalnız Allah'a ibâdet etmeye çağırıyor ve İbrâhim aleyhisselâm'ın getirdiği tevhid dinini onarmak için her kavme peygamberler gönderiyordu.
• Yâkub aleyhisselâm'ı Kenan bölgesine..
• Yusuf aleyhisselâm'ı Mısır'a
• Davud ve Süleyman aleyhisselâm'ı Kudûs'e
• İsâ aleyhisselam'ı Kudûs'e (ben-i İsrail'e)
▪ Bunun ile beraber kendilerinden sonra gelecek olan Ahmed isimli bir Resûlu kendilerine müjdeledi.
❖ Allah subhânehu ve teâlâ şöyle buyurur;
﴿وَاِذْ قَالَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اِنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ مُصَدِّقاً لِمَا بَـيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَمُبَشِّراً بِرَسُولٍ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُٓ اَحْمَدُۜ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ بِالْبَـيِّنَاتِ قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌ ﴾
Hani, Meryem oğlu İsa, “Ey İsrailoğulları! Şüphesiz ben, Allah’ın size, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek, Ahmed adında bir peygamberi müjdeleyici (olarak gönderdiği) peygamberiyim” demişti. Fakat (İsa) onlara apaçık mucizeleri getirince, “Bu, apaçık bir sihirdir” dediler. | Saff,14.
▪ Allah (azze ve celle) her kavme yalnız kendisine ibâdet edilmesi için peygamberler göndermiştir.
❖ Allah subhânehu ve teâlâ buyurdu ki;
﴿وَلَقَدْ بَعَثْنَا ف۪ي كُلِّ اُمَّةٍ رَسُولاً اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَۚ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللّٰهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلَالَةُۜ فَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ﴾
Andolsun biz, her ümmete, “Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının” diye bir elçi gönderdik. Onlardan bir kısmını Allah doğru yola iletti, bir kısmına da sapıklık hak oldu. Yeryüzünde gezin de yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu görün. | Nahl, 36.
▪ İsmâil aleyhisselâm'ın Mekke ve çevresinde yaymış olduğu tevhid daveti ile uzun bir süre Araplar tevhid üzere yaşıyorlar. Beytî tavaf ediyorlar, Kâbe'yi tazim edip ona ayrı bir ihtimam (titizlik) gösteriyorlar. Ona ayrı bir özlem ve sevgi duyuyorlar. Bu sevgi ve özlem ise sûnnet ile dizginlenmediği zaman ise yerini bidâtler alıyor ve zaman içerisinde daha büyük felaketlere ve mefsedetlere yol açıyor.
❖ İbn-i İshak konu ile alakalı derki;
قال ابن إسحاق : ويزعمون أن أول ما كانت عبادة الحجارة في بني إسماعيل ، أنه كان لا يظعن من مكة ظاعن منهم ، حين ضاقت عليهم ، والتمسوا الفسح في البلاد ، إلا حمل معه حجرا من حجارة الحرم تعظيما للحرم ، فحيثما نزلوا وضعوه فطافوا به كطوافهم بالكعبة ، حتى سلخ ذلك بهم إلى أن كانوا يعبدون ما استحسنوا من الحجارة ، وأعجبهم ؛ حتى خلف الخلوف ، ونسوا ما كانوا عليه ، واستبدلوا بدين إبراهيم وإسماعيل غيره ، فعبدوا الأوثان ، وصاروا إلى ما كانت عليه الأمم قبلهم من الضلالات ؛ وفيهم على ذلك بقايا من عهد إبراهيم يتمسكون بها ، من تعظيم البيت ، والطواف به ، والحج والعمرة ، والوقوف على عرفة والمزدلفة ، وهدي البدن ، والإهلال بالحج والعمرة ، مع إدخالهم فيه ما ليس منه . فكانت كنانة وقريش إذا أهلوا قالوا : لبيك اللهم لبيك ، لبيك لا شريك لك ، إلا شريك هو لك ، تملكه وما ملك . فيوحدونه بالتلبية ، ثم يدخلون معه أصنامهم ، ويجعلون ملكها بيده . يقول الله تبارك وتعالى لمحمد صلى الله عليه وسلم : وما يؤمن أكثرهم بالله إلا وهم مشركون أي ما يوحدونني لمعرفة حقي إلا جعلوا معي شريكا من خلقي .
İbn İshak şöyle dedi: İsmailoğulları arasında ilk taşa tapınmanın, Mekke çok kalabalıklaştığında ve daha geniş topraklara yerleşmek istediklerinde, hiç kimsenin Mekke'nin taşlarından birini yanlarında taşımadan ayrılmaması olduğu iddia ediliyor. Nereye yerleşirlerse yerleşsinler, o taşı oraya koyar ve Kâbe'nin etrafında tavaf ettikleri gibi etrafında tavaf ederlerdi. Bu durum, hoşlarına giden ve çekici buldukları taşlara tapınmalarına yol açtı. Sonra halefler geldi ve onların üzerinde oldukları şeyi unuttular, İbrahim ve İsmail'in dinini başka bir şeyle değiştirdiler; böylece putlara taptılar ve kendilerinden önceki milletlerin sapkınlık yoluna girdiler. Ve bunların arasında, buna rağmen, İbrahim'in ahdinin kalıntıları vardır ve bunlara sıkıca bağlı kalırlar; örneğin Kabe'ye saygı göstermek, tavaf etmek, Hac ve Umre yapmak, Arafat ve Muzdalifa'da durmak, kurban kesmek ve Hac ve Umre için ihrama girmek, buna ait olmayan şeyleri de dahil etmek gibi. Kinana ve Kureyş ihrama girdiklerinde şöyle derlerdi: "İşte buradayım, ey Allah'ım, işte buradayım. İşte buradayım, Senin ortağın yoktur, ancak Senin olan bir ortağın vardır, Sen ona ve onun sahip olduğu her şeye sahipsin." Böylece telbiye ile O'nun birliğini ilan ederler, sonra putlarını O'na katarlar ve egemenliklerini O'nun ellerine bırakırlardı. Allah subhânehu ve teâlâ Muhammed'e (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:
" Onların çoğu, Allah'a ancak O'na ortak koşarak inanırlar ." | Yusuf, 106
• Yani, O'nun birliğini ve hakkını ancak yaratılmışlardan bana ortak koşarak kabul ederler.
• Mekke topraklarına putu ilk sokan kişi ise "Amr b. Luhay" oldu.
❖ İbn-i İshak der ki;
قَالَ ابْنُ إِسْحَاقَ: خَرَجَ عَمْرُو بْنُ لُحَيٍّ مِنْ مَكَّةَ إلَى الشَّامِ فِي بَعْضِ أُمُورِهِ، فَلَمَّا قَدِمَ مَآبَ مِنْ أَرْضِ الْبَلْقَاءِ، وَبِهَا يَوْمَئِذٍ الْعَمَالِيقُ - وَهُمْ وُلْدُ عِمْلِيقِ بْنِ لَاوِذَ بْنِ إرَمَ بْنِ سَامِ بْنِ نُوحٍ - رَآهُمْ يَعْبُدُونَ الْأَصْنَامَ، فَقَالَ لَهُمْ: مَا هَذِهِ الْأَصْنَامُ الَّتِي أَرَاكُمْ تَعْبُدُونَ؟قَالُوا لَهُ: هَذِهِ أَصْنَامٌ نَعْبُدُهَا، فَنَسْتَمْطِرُهَا فَتُمْطِرُنَا، وَنَسْتَنْصِرُهَا فَتَنْصُرُنَا. فَقَالَ لَهُمْ: أَفَلَا تُعْطُونِي مِنْهَا صَنَمًا، فَأَسِيرَ بِهِ إلَى أَرْضِ الْعَرَبِ، فَيَعْبُدُوهُ؟ فَأَعْطَوْهُ صَنَمًا يُقَالُ لَهُ "هُبَلُ"، فَقَدِمَ بِهِ مَكَّةَ، فَنَصَبَهُ وَأَمَرَ النَّاسَ بِعِبَادَتِهِ وَتَعْظِيمِهِ.
Amr b. Luhay, bazı şahsi işleri için Mekke'den Şam'a doğru bir yolculuğa çıktı. Belka topraklarında yer alan Meâb bölgesine ulaştığında —ki o dönemde orada Nuh oğlu Sam'ın soyundan gelen Amâlika kavmi yaşamaktaydı— onların putlara taptıklarını gördü.
"Amr onlara sordu: 'Taptığınızı gördüğüm bu putlar da nedir?'Ona şu cevabı verdiler:
Bunlar bizim taptığımız putlarımızdır. Onlardan yağmur isteriz, bize yağmur yağdırırlar; yardım isteriz, bize yardım ederler.'Bunun üzerine Amr b. Luhay onlara:
Bana da bu putlardan bir tane vermez misiniz? Onu alıp Arap topraklarına götüreyim de oradaki insanlar da ona tapsınlar' dedi.
Ona "Hübel" adında bir put verdiler. Amr, Hübel'i alıp Mekke'ye getirdi, onu (Kâbe'nin ortasına) dikti ve Mekke halkına ona tapmalarını ve saygı göstermelerini emretti."
❖ Allah Resûlu ﷺ şöyle buyurmuştur;
رأيت عمرَو بنَ لُحيٍّ يجرُّ قصَبَه في النارِ لأنه أولُ مَن سيَّب السوائبَ وغيرَ دينَ إبراهيمَ
خلاصة حكم المحدث : [ثابت]
Amr ibn Luhayy'ın, putlara hayvan kurban eden ve İbrahim'in dinini değiştiren ilk kişi olduğu için bağırsaklarını ateşte sürüklediğini gördüm.
👍9❤2
Tevhidden Şirke: Arap Toplumunda Putperestliğin Doğuşu ve İlk Semboller
▪ Allah Rasûlü ﷺ Allah'ı inkâr eden bir topluluğa gelmedi, Allah (azze ve celle)'yi bilen ona ibâdet eden ve Allah (azze ve celle)'nin bazı vasıflarını ve sıfatlarını bilen kabul eden bir topluluğa gönderildi.
❖ Allah (azze ve celle) buyurdu ki;
• ﴿وَمَا يُؤْمِنُ أَكْثَرُهُم بِاللَّهِ إِلَّا وَهُم مُّشْرِكُونَ﴾
Onların çoğu, ancak ortak koşarak Allah'a iman ederler. | Yusuf, 106.
• Putları ilk Arap toplumuna sokan ve yerleştiren Amr ibn Luhayy'dır.
❖ Ebu Hurayra râdıyallahu anh Rasûlullah ﷺ şöyle buyurduğunu nakleder ;
قال: وقال أبو هريرة: قال النبي صلى الله عليه وسلم: (رأيت عمرو بن عامر بن لحي الخزاعي يجر قصبه في النار، وكان أول من سيب السوائب)
"Ben Huzaalı Amr b. Amir b. Luhay'ı cehennemde bağırsaklarını sürüklerken gördüm. O, saibeleri serbest bırakan ilk kişi idi. "
• ﴿مَا جَعَلَ اللّٰهُ مِنْ بَح۪يرَةٍ وَلَا سَٓائِبَةٍ وَلَا وَص۪يلَةٍ وَلَا حَامٍۙ وَلٰكِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ وَاَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ﴾
• Allah bahire, saibe, vasile ve ham diye bir şey kılmamıştır. Fakat kâfir olanlar, Allah’a yalan uydururlar. Onların çoğu akıl etmez. | Mâide,103
• Bahîre: Kulağı yarılıp putlar için serbest bırakılan dişi deve.
• Sâibe: Bir dileğin gerçekleşmesi üzerine putlar adına dokunulmaz kılınan hayvan.
• Vasile: Belirli bir düzenle doğurarak birbirini izleyen doğumlarda erkek veya dişi ikiz doğuran ve bu sebeple putlara adanan hayvan.
• Hâm: Belirli sayıda yavru doğurduktan veya belli bir yaşa geldikten sonra yük vurulması yasaklanan putlara adanmış erkek deve.
▪ İsaf ve Naile Putlarına Tapınma
• Bir rivayete göre Cürhüm kabilesinden İsâf b. Yâlâ adında bir kişi Zeyd’in kızı Nâile’ye âşık olmuştu. Kabileleri hac için Mekke’ye geldiğinde bu ikisi Kâbe’ye girmiş, orada baş başa kaldıkları bir sırada zinada bulunmuş ve hemen ikisi de taş haline gelmiştir. Ertesi sabah onları Kâbe’den çıkaranlar halka ibret olsun diye birini Kâbe’nin yanına, diğerini Zemzem Kuyusu’na yakın bir yere dikmiştir. Fakat olayın üstünden uzun süre geçip de putlara tapılmaya başlanınca Huzâa ve Kureyş ile Mekke dışındaki Araplar’dan Kâbe’ye hacca gelenler tarafından bunlara da tapılmaya başlanmıştır.
• Diğer bir rivayete göre ise;
Allah azze ve celle onların Kâbe’de günah işlemelerine fırsat vermeden her ikisini taş yapmıştır; bunun üzerine İsâf Safâ’ya, Nâile Merve’ye dikilmiştir.
❖ Alûsî İbn-i Abbâs'tan nakleder;
Safa tepesi üzerinde, İsâf adında erkek sûretinde bir put, Merve tepesinde de Nâile adında kadın sûretinde bir put bulunduğunu, bunların, daha önce Beytullah'ın yanında zina eden kişilere ait olup Allah Teâlâ'nın cezalandırması ile taş şekline sokulduklarını; ilk önceleri insanlara ibret olsun diye bu tepelere yerleştirilmelerine rağmen sonraları,.bu maksat unutulup, onlara tapınılmaya başlanmış olduğunu söylemektedir | Alûsî, 2/25.
▪ Mekkeli müşriklerin kalplerine taş sevgisi o kadar çok sevdirilmişti ki Allah azze ve celle'nin cezalandırdığı kişilere dahi ibâdet edilmeye başlanıyor. Günümüzde nasıl her evde bir telefon yahut da bir televizyon bulunuyor ise, o gün de her evde bir put bulunuyordu.
▪ Onlardan bazıları yolculuğa çıkmak istedikleri zaman putlara ellerini sürüyorlar ve ondan bereket ummuyorlardı. Yolculuklarından döndüklerinde ise ilk iş putlarının yanına gidip ellerini putlarına sürüyorlardı. Onların etrafında tavaf edip onlardan yardım istiyorlar ve diyorlardı ki;
﴿وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هٰٓؤُلَاءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْدَ اللّٰهِ﴾
"Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda vermeyen şeylere kulluk ediyorlar ve 'Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir' diyorlar." | Yûnus, 18.
• Hurmadan put yapıyorlardı ve acıktıkları zaman ise onu yiyorlardı!
❖ Ömer -radıyallahu ânh- Rasûlullah ﷺ anlatır;
“Biz helvadan putlar yapar, onlara tapardık, sonra acıkınca da o ilahlarımızı yerdik... Bunları hatırladıkça, bu ahmaklığa gülmekten kendimi alamıyorum...”
• Lât ve Uzzâ Putları
▪ Lât, İslam öncesi cahiliye döneminde, Aif'te kayalık bir ovada yaşayan bir adamdı. Koyunları vardı. Koyunlarının sütünden tereyağı, Aif halkından da kuru üzüm ve peynir alıp, yolculara ikram ettiği his (ince bir lapa) yapardı. Ölümünden sonra insanlar ona tapınmaya başladılar. Adının Âmir ibn Al-Ẓurib olduğu söylenir ve o dönemde Arapların lideriydi.
• Lât, Taif şehrinde bulunan, Sakîf kabilesinin kutsal kabul ettiği beyaz, dört köşe büyük bir kaya parçası üzerine inşa edilmiş bir puttu.
❖ İbn Ebî Hatim, İbn Abbâs -radıyallahu anh-'ın şöyle dediğini ekleyerek rivayet etmiştir: "el-Lât [fırıncı] tahılı bir taşla öğütür [ve çorba yapardı] ve ondan içenlerin hepsi kalp krizi geçirirdi. Böylece insanlar ona tapınmaya başladılar."
▪ Uzzâ, Mekke ile Taif arasındaki Nakle vadisinde bulunan, Kureyş ve Kinâne kabilelerinin en çok değer verdiği en büyük putlardan biriydi. Müşrikler, Allah'ın "Azîz" (sonsuz izzet sahibi) isminden türeterek bu puta Uzzâ adını vermişlerdi. Üç adet kutsal semüre (dikenli akasya) ağacından ve üzerine kurulmuş bir tapınaktan oluşuyordu.
❖ Rasûlullah ﷺ Mekke'yi fethettikten sonra Hâlid b. Velîd’i otuz süvariyle birlikte Uzzâ putunu yıkmaya gönderdi. Hâlid b. Velîd bölgeye giderek tapınağı yıktı ve kutsal sayılan üç ağacı kesti. Dönüp durumu Allah Rasûlü'ne haber verdiğinde Rasûlullah ﷺ "Oraya git, çünkü sen henüz bir şey yapmadın" dedi.
Hâlid b. Velîd tekrar gittiğinde, tapınağın bakıcısının (sadinin) dağlara kaçarken "Ey Uzzâ! Kendini koru" diye bağırdığını duydu. O sırada ağaçların arasından saçları darmadağın, üzerine topraklar saçan, siyah renkli vahşi bir kadın silüetinin (şeytanın/cinin) çıktığını gördü. Hâlid b. Velîd, "Sana iman yok ey Uzzâ, temizlik de yok! Görüyorum ki Allah seni alçalttı" diyerek kılıcıyla onu etkisiz hale getirdi ve geri dönüp durumu anlattı. Bunun üzerine Rasûlullah ﷺ şöyle buyurdu: "İşte o Uzzâ idi. Artık memleketinizde ona tapınılmasından ümit kesilmiştir."
▪Sakîf kabilesi temsilcileri, Allah Rasûlü ﷺ ile kendi aralarında gerçekleşen anlaşmayla ilgili barış ve yazı işleri tamamlandığı zaman, orada bulunan Lât putunun üç sene müddetle yıkılmayıp bırakılmasını Rasûlullah ﷺ ’den talep ettiler. Allah Rasûlü ﷺ onların bu tekliflerini kabul etmedi.
Sakif temsilcileri:
“−İki sene geciktir!” dediler. Allah Rasûlü ﷺ yine kabul etmedi.
“−Bir sene geciktir” dediler. Allah Rasûlü ﷺ yine kabul etmedi.
“−En azından Tâif’e vardıktan bir ay sonraya geciktir!” dediler. Allah Rasûlü ﷺ Lât'ı yıkmak için hiçbir vakit tayinine yanaşmadı.
▪ Temsilcilerin böyle yıkım işinin geri bırakılmasını ısrarla istemeleri, Sakîf halkının bazı mutaassıp kimselerinden korktukları içindi. Onlar, kavimlerini müslüman oluncaya kadar Lât putunun yıkımıyla heyecana ve korkuya düşürmeyi uygun görmüyorlardı. Çaresiz kalınca, putlarını hiç olmazsa kendi elleri ile yıkmaktan affedilmelerini istediler.
Allah Rasûlü ﷺ :
“− Olur, ben onu kırmayı ashâbıma emrederim. Putunuzu kendi elinizle yıkmaktan sizi affediyoruz” buyurdu.
| İbn-i Hişam, IV, 197; Vâkıdî, III, 967-968
▪ Buradan çıkartmamız gereken faide;
• İslâm'dan taviz verilerek küfrün bir ucundan tutulabileceğini söyleyen ehven-i şer düşüncesi ile küfrün ve şirkin işlenebileceğini söyleyenlere büyük bir örnektir. Çünkü onlar derler ki, müslümanlar belli bir güç elde edinceye kadar küfür meclislerinde bulunalım, onların yasalarını uygulayalım, onların seriyelerinde, askeriyelerinde bulunalım derler. Bu küfür sistemini ideoloji putunu hemen yıkmayalım zamana yayarak insanlara alıştırarak bu putu yıkalım. Aynı Sakîf'lerin Lât putunu yıkmalarında teklif ettikleri gibi.
@essiyer
▪ Allah Rasûlü ﷺ Allah'ı inkâr eden bir topluluğa gelmedi, Allah (azze ve celle)'yi bilen ona ibâdet eden ve Allah (azze ve celle)'nin bazı vasıflarını ve sıfatlarını bilen kabul eden bir topluluğa gönderildi.
❖ Allah (azze ve celle) buyurdu ki;
• ﴿وَمَا يُؤْمِنُ أَكْثَرُهُم بِاللَّهِ إِلَّا وَهُم مُّشْرِكُونَ﴾
Onların çoğu, ancak ortak koşarak Allah'a iman ederler. | Yusuf, 106.
• Putları ilk Arap toplumuna sokan ve yerleştiren Amr ibn Luhayy'dır.
❖ Ebu Hurayra râdıyallahu anh Rasûlullah ﷺ şöyle buyurduğunu nakleder ;
قال: وقال أبو هريرة: قال النبي صلى الله عليه وسلم: (رأيت عمرو بن عامر بن لحي الخزاعي يجر قصبه في النار، وكان أول من سيب السوائب)
"Ben Huzaalı Amr b. Amir b. Luhay'ı cehennemde bağırsaklarını sürüklerken gördüm. O, saibeleri serbest bırakan ilk kişi idi. "
• ﴿مَا جَعَلَ اللّٰهُ مِنْ بَح۪يرَةٍ وَلَا سَٓائِبَةٍ وَلَا وَص۪يلَةٍ وَلَا حَامٍۙ وَلٰكِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ وَاَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ﴾
• Allah bahire, saibe, vasile ve ham diye bir şey kılmamıştır. Fakat kâfir olanlar, Allah’a yalan uydururlar. Onların çoğu akıl etmez. | Mâide,103
• Bahîre: Kulağı yarılıp putlar için serbest bırakılan dişi deve.
• Sâibe: Bir dileğin gerçekleşmesi üzerine putlar adına dokunulmaz kılınan hayvan.
• Vasile: Belirli bir düzenle doğurarak birbirini izleyen doğumlarda erkek veya dişi ikiz doğuran ve bu sebeple putlara adanan hayvan.
• Hâm: Belirli sayıda yavru doğurduktan veya belli bir yaşa geldikten sonra yük vurulması yasaklanan putlara adanmış erkek deve.
▪ İsaf ve Naile Putlarına Tapınma
• Bir rivayete göre Cürhüm kabilesinden İsâf b. Yâlâ adında bir kişi Zeyd’in kızı Nâile’ye âşık olmuştu. Kabileleri hac için Mekke’ye geldiğinde bu ikisi Kâbe’ye girmiş, orada baş başa kaldıkları bir sırada zinada bulunmuş ve hemen ikisi de taş haline gelmiştir. Ertesi sabah onları Kâbe’den çıkaranlar halka ibret olsun diye birini Kâbe’nin yanına, diğerini Zemzem Kuyusu’na yakın bir yere dikmiştir. Fakat olayın üstünden uzun süre geçip de putlara tapılmaya başlanınca Huzâa ve Kureyş ile Mekke dışındaki Araplar’dan Kâbe’ye hacca gelenler tarafından bunlara da tapılmaya başlanmıştır.
• Diğer bir rivayete göre ise;
Allah azze ve celle onların Kâbe’de günah işlemelerine fırsat vermeden her ikisini taş yapmıştır; bunun üzerine İsâf Safâ’ya, Nâile Merve’ye dikilmiştir.
❖ Alûsî İbn-i Abbâs'tan nakleder;
Safa tepesi üzerinde, İsâf adında erkek sûretinde bir put, Merve tepesinde de Nâile adında kadın sûretinde bir put bulunduğunu, bunların, daha önce Beytullah'ın yanında zina eden kişilere ait olup Allah Teâlâ'nın cezalandırması ile taş şekline sokulduklarını; ilk önceleri insanlara ibret olsun diye bu tepelere yerleştirilmelerine rağmen sonraları,.bu maksat unutulup, onlara tapınılmaya başlanmış olduğunu söylemektedir | Alûsî, 2/25.
▪ Mekkeli müşriklerin kalplerine taş sevgisi o kadar çok sevdirilmişti ki Allah azze ve celle'nin cezalandırdığı kişilere dahi ibâdet edilmeye başlanıyor. Günümüzde nasıl her evde bir telefon yahut da bir televizyon bulunuyor ise, o gün de her evde bir put bulunuyordu.
▪ Onlardan bazıları yolculuğa çıkmak istedikleri zaman putlara ellerini sürüyorlar ve ondan bereket ummuyorlardı. Yolculuklarından döndüklerinde ise ilk iş putlarının yanına gidip ellerini putlarına sürüyorlardı. Onların etrafında tavaf edip onlardan yardım istiyorlar ve diyorlardı ki;
﴿وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هٰٓؤُلَاءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْدَ اللّٰهِ﴾
"Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda vermeyen şeylere kulluk ediyorlar ve 'Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir' diyorlar." | Yûnus, 18.
• Hurmadan put yapıyorlardı ve acıktıkları zaman ise onu yiyorlardı!
❖ Ömer -radıyallahu ânh- Rasûlullah ﷺ anlatır;
“Biz helvadan putlar yapar, onlara tapardık, sonra acıkınca da o ilahlarımızı yerdik... Bunları hatırladıkça, bu ahmaklığa gülmekten kendimi alamıyorum...”
• Lât ve Uzzâ Putları
▪ Lât, İslam öncesi cahiliye döneminde, Aif'te kayalık bir ovada yaşayan bir adamdı. Koyunları vardı. Koyunlarının sütünden tereyağı, Aif halkından da kuru üzüm ve peynir alıp, yolculara ikram ettiği his (ince bir lapa) yapardı. Ölümünden sonra insanlar ona tapınmaya başladılar. Adının Âmir ibn Al-Ẓurib olduğu söylenir ve o dönemde Arapların lideriydi.
• Lât, Taif şehrinde bulunan, Sakîf kabilesinin kutsal kabul ettiği beyaz, dört köşe büyük bir kaya parçası üzerine inşa edilmiş bir puttu.
❖ İbn Ebî Hatim, İbn Abbâs -radıyallahu anh-'ın şöyle dediğini ekleyerek rivayet etmiştir: "el-Lât [fırıncı] tahılı bir taşla öğütür [ve çorba yapardı] ve ondan içenlerin hepsi kalp krizi geçirirdi. Böylece insanlar ona tapınmaya başladılar."
▪ Uzzâ, Mekke ile Taif arasındaki Nakle vadisinde bulunan, Kureyş ve Kinâne kabilelerinin en çok değer verdiği en büyük putlardan biriydi. Müşrikler, Allah'ın "Azîz" (sonsuz izzet sahibi) isminden türeterek bu puta Uzzâ adını vermişlerdi. Üç adet kutsal semüre (dikenli akasya) ağacından ve üzerine kurulmuş bir tapınaktan oluşuyordu.
❖ Rasûlullah ﷺ Mekke'yi fethettikten sonra Hâlid b. Velîd’i otuz süvariyle birlikte Uzzâ putunu yıkmaya gönderdi. Hâlid b. Velîd bölgeye giderek tapınağı yıktı ve kutsal sayılan üç ağacı kesti. Dönüp durumu Allah Rasûlü'ne haber verdiğinde Rasûlullah ﷺ "Oraya git, çünkü sen henüz bir şey yapmadın" dedi.
Hâlid b. Velîd tekrar gittiğinde, tapınağın bakıcısının (sadinin) dağlara kaçarken "Ey Uzzâ! Kendini koru" diye bağırdığını duydu. O sırada ağaçların arasından saçları darmadağın, üzerine topraklar saçan, siyah renkli vahşi bir kadın silüetinin (şeytanın/cinin) çıktığını gördü. Hâlid b. Velîd, "Sana iman yok ey Uzzâ, temizlik de yok! Görüyorum ki Allah seni alçalttı" diyerek kılıcıyla onu etkisiz hale getirdi ve geri dönüp durumu anlattı. Bunun üzerine Rasûlullah ﷺ şöyle buyurdu: "İşte o Uzzâ idi. Artık memleketinizde ona tapınılmasından ümit kesilmiştir."
▪Sakîf kabilesi temsilcileri, Allah Rasûlü ﷺ ile kendi aralarında gerçekleşen anlaşmayla ilgili barış ve yazı işleri tamamlandığı zaman, orada bulunan Lât putunun üç sene müddetle yıkılmayıp bırakılmasını Rasûlullah ﷺ ’den talep ettiler. Allah Rasûlü ﷺ onların bu tekliflerini kabul etmedi.
Sakif temsilcileri:
“−İki sene geciktir!” dediler. Allah Rasûlü ﷺ yine kabul etmedi.
“−Bir sene geciktir” dediler. Allah Rasûlü ﷺ yine kabul etmedi.
“−En azından Tâif’e vardıktan bir ay sonraya geciktir!” dediler. Allah Rasûlü ﷺ Lât'ı yıkmak için hiçbir vakit tayinine yanaşmadı.
▪ Temsilcilerin böyle yıkım işinin geri bırakılmasını ısrarla istemeleri, Sakîf halkının bazı mutaassıp kimselerinden korktukları içindi. Onlar, kavimlerini müslüman oluncaya kadar Lât putunun yıkımıyla heyecana ve korkuya düşürmeyi uygun görmüyorlardı. Çaresiz kalınca, putlarını hiç olmazsa kendi elleri ile yıkmaktan affedilmelerini istediler.
Allah Rasûlü ﷺ :
“− Olur, ben onu kırmayı ashâbıma emrederim. Putunuzu kendi elinizle yıkmaktan sizi affediyoruz” buyurdu.
| İbn-i Hişam, IV, 197; Vâkıdî, III, 967-968
▪ Buradan çıkartmamız gereken faide;
• İslâm'dan taviz verilerek küfrün bir ucundan tutulabileceğini söyleyen ehven-i şer düşüncesi ile küfrün ve şirkin işlenebileceğini söyleyenlere büyük bir örnektir. Çünkü onlar derler ki, müslümanlar belli bir güç elde edinceye kadar küfür meclislerinde bulunalım, onların yasalarını uygulayalım, onların seriyelerinde, askeriyelerinde bulunalım derler. Bu küfür sistemini ideoloji putunu hemen yıkmayalım zamana yayarak insanlara alıştırarak bu putu yıkalım. Aynı Sakîf'lerin Lât putunu yıkmalarında teklif ettikleri gibi.
@essiyer
👍7❤1
This media is not supported in your browser
VIEW IN TELEGRAM
Tevhidi hakkıyla tanımak isteyen kimse, tevhidin zıddı olan şirki de tanımalıdır. Ancak bu şekilde geçmişin cahiliyesini öğrenerek günümüz cahiliyesini doğru anlayabilir ve ondan sakınabilir. Aksi halde geçmişteki karanlığı görmemize rağmen günümüzdeki karanlıktan kurtulmamız mümkün değildir.
Ömer el-Hattab radıyallahu anh dedi ki;
"İslâm’ın bağları, cahiliyeyi bilmeyen kişiler yetiştiği zaman birer birer çözülür."
Bu şekilde insanlar artık yaşadıkları küfrü, şirki, bidâtleri İslâm zannetmeye başlamaktadır. Yapılan ameller ise sünnete ittibâ üzere ameller değil artık, hevaya hevese ve niyet çerçevesi etrafında dönmeye başlar, tıpkı günümüzde olduğu gibi!
Bizler insanlara Allah'a şirk koşmayın bir tek Allah'a ibadet edin tağutlardan ictinab edin dediğimiz zaman kendilerini zaten bu amellerden müstağni olduklarını zannediyorlar. Yahut da onlara kâfirlerin ve müşriklerin hallerini anlattığımız zaman, onların Allah'ı, peygamberi yahut da kitabı inkâr eden bir topluluk olduğunu zannediyorlar.
İşte bunun sebebi bu kimselerin cahiliye dönemini bilmemelerinden kaynaklanıyor. Cahiliye dönemindeki insanların önceden muvahhid olup daha sonra nasıl tevhid den uzaklaşıp Allah'a ﷻ şirk koşan müşrikler olduklarından habersizler.
Bir müslümanın yaşadığı dönemin cahiliyesinden kurtula bilmesi ancak geçmişin cahiliyesini bilmesi ile mümkündür.
Kişiye tek başına tevhidi öğrenmesi fayda vermiyor, tevhidi öğrendiği gibi şirki de öğrenmelidir.
Kişinin sadece asrı saadeti öğrenmesi ona fayda vermez, asrı saadeti öğrendiği gibi cahiliye dönemini de öğrenmelidir.
Çünkü bir müslüman sadece hayırlar üzerine odaklanamaz hayırları bilecek fakat hayırlar ile beraber şerleri de bilmek zorundadır!
Huzeyfe radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir;
"İnsanlar Rasûlullah ﷺ’e hayır hakkında sorarlardı. Ben ise şerre yetişmekten korktuğum için ona şer hakkında sorardım."
Kişinin kendisini hayıra götürecek sebepleri öğrenip bildiği gibi, şerre götürecek sebepleri de öğrenmeli ve bilmelidir. Aksi takdirde kişinin bilmediği bir husustan sakınması mümkün değildir.
Huzeyfe b. Yeman radıyallahu anh dedi ki;
"Dinini bildiğin zaman fitne sana zarar veremez. Fitne, Hak ve batıl sana karmaşık geldiğinde hangisine tabi olacağını bilmemendir. İşte asıl fitne budur."
Bu sebeple bir müslümanın İslam öncesi cahiliye dönemini bilmesi ve öğrenmesi onun için bir zarurettir. Hatta yeryüzünde ilk şirkin nasıl ve ne zaman meydana geldiğini de bilmeli ve kendisine bu noktada bazı faideler ve dersler çıkartmalıdır.
Daha fazlası için;
Youtube
Ömer el-Hattab radıyallahu anh dedi ki;
"İslâm’ın bağları, cahiliyeyi bilmeyen kişiler yetiştiği zaman birer birer çözülür."
Bu şekilde insanlar artık yaşadıkları küfrü, şirki, bidâtleri İslâm zannetmeye başlamaktadır. Yapılan ameller ise sünnete ittibâ üzere ameller değil artık, hevaya hevese ve niyet çerçevesi etrafında dönmeye başlar, tıpkı günümüzde olduğu gibi!
Bizler insanlara Allah'a şirk koşmayın bir tek Allah'a ibadet edin tağutlardan ictinab edin dediğimiz zaman kendilerini zaten bu amellerden müstağni olduklarını zannediyorlar. Yahut da onlara kâfirlerin ve müşriklerin hallerini anlattığımız zaman, onların Allah'ı, peygamberi yahut da kitabı inkâr eden bir topluluk olduğunu zannediyorlar.
İşte bunun sebebi bu kimselerin cahiliye dönemini bilmemelerinden kaynaklanıyor. Cahiliye dönemindeki insanların önceden muvahhid olup daha sonra nasıl tevhid den uzaklaşıp Allah'a ﷻ şirk koşan müşrikler olduklarından habersizler.
Bir müslümanın yaşadığı dönemin cahiliyesinden kurtula bilmesi ancak geçmişin cahiliyesini bilmesi ile mümkündür.
Kişiye tek başına tevhidi öğrenmesi fayda vermiyor, tevhidi öğrendiği gibi şirki de öğrenmelidir.
Kişinin sadece asrı saadeti öğrenmesi ona fayda vermez, asrı saadeti öğrendiği gibi cahiliye dönemini de öğrenmelidir.
Çünkü bir müslüman sadece hayırlar üzerine odaklanamaz hayırları bilecek fakat hayırlar ile beraber şerleri de bilmek zorundadır!
Huzeyfe radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir;
"İnsanlar Rasûlullah ﷺ’e hayır hakkında sorarlardı. Ben ise şerre yetişmekten korktuğum için ona şer hakkında sorardım."
Kişinin kendisini hayıra götürecek sebepleri öğrenip bildiği gibi, şerre götürecek sebepleri de öğrenmeli ve bilmelidir. Aksi takdirde kişinin bilmediği bir husustan sakınması mümkün değildir.
Huzeyfe b. Yeman radıyallahu anh dedi ki;
"Dinini bildiğin zaman fitne sana zarar veremez. Fitne, Hak ve batıl sana karmaşık geldiğinde hangisine tabi olacağını bilmemendir. İşte asıl fitne budur."
Bu sebeple bir müslümanın İslam öncesi cahiliye dönemini bilmesi ve öğrenmesi onun için bir zarurettir. Hatta yeryüzünde ilk şirkin nasıl ve ne zaman meydana geldiğini de bilmeli ve kendisine bu noktada bazı faideler ve dersler çıkartmalıdır.
Daha fazlası için;
Youtube
👍7❤1
Siyer Işığında Menât Putu: Safa ile Merve Arasındaki Sa'y Ritüeli ve Nüzul Sebebi
▪ Araplar Necranda bazı hurma ağaçlarına da ibadet ediyorlar. Senenin belli zamanlarında bezden parçalar bağlamaya başlıyorlardı.
• Arapların ağaçlardan bereket umma sevgisi ile islâm'dan sonra da zuhur etmesinden endişe edenlerden birisi de Ömer İbn-i Hattab radıyallahu anh'tır. Çünkü cahiliye zamanında yaşamış ve cahiliye dönemini en iyi bilenlerden birisi de yine Ömer İbn-i Hattab radıyallahu anh'tır.
▪ Hudeybiyede sahabeler ağacın altında Nebî sallallahu aleyhi ves'sellem'e biat ettiklerinde hacıların bu ağacı ziyaret ettiklerini gördüğü zaman, ağacı hemen kökünden kesiyor. Böylelikle bir mefsedetin ortaya çıkmasını engelliyor. Çünkü Nuh aleyhisselâm zamanında Lât ve Uzzâ'ya tapınıldığı gibi bu ağaca da tapınılmasından endişe ediyor.
▪ Menât Putu
Menât, İslam öncesi cahiliye dönemi Hicaz toplumunda tapınılan en eski ve o zamanın önemli üç baş putlarından biridir. Mekke ile Medine arasında, Kudeyd yakınlarındaki Müşellel denilen mevkide, deniz kenarında bulunan siyah bir kaya veya bu kayadan yontulmuş bir puttu. Evs ve Hazrec kabilelerinin putuydu.
Evs Kabilesi: Menât'ı en çok tazim eden ve onun adına hac ritüelleri düzenleyen ana gruptu.
Hazrec Kabilesi: Evs ile birlikte Menât’ın en sadık koruyucularından ve tapınanlarındandı.
Menât kelime olarak; akıtmak" (menâ) kökünden geldiği ve tapınakta onun adına kurbanlar kesildiği ve kesilen kurbanların kanı üzerine akıtıldığı için bu ismi aldığı söylenmiştir.
Müşrikler menât putunun adını zikrederek ihrama giriyorlar, telbiye getiriyorlar ve Onun ismini yücelterek telbiye getirirlerdi.
• Onun adı zikredildiği zaman Safa ile Merve arasında sa'y yapmaktanda çekiniyorlardı.
• Daha önce de bahsettiğimiz gibi siyer ilminin öneminin birisi de Kur'an'ı doğru bir şekilde anlamaktır. Siyer ilmi Kuran'ı doğru bir şekilde anlamamız için bizlere yardımcı olur.
❖ Allah (azze ve celle) buyuruyor ki;
﴿اِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَٓائِرِ اللّٰهِۚ فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِ اَنْ يَطَّوَّفَ بِهِمَاۜ وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًاۙ فَاِنَّ اللّٰهَ شَاكِرٌ عَل۪يمٌ ﴾
Şüphesiz Safa ile Merve Allah'ın nişanelerindendir. Kim Kabe'yi hacceder veya umre yaparsa, bu ikisini de tavaf etmesinde bir beis yoktur. Kim gönülden iyilik yaparsa, karşılığını görür. Doğrusu Allah şükrün karşılığını verendir ve bilendir. | Bakara, 158.
❖ Urve bin Zubeyr radıyâllahu ânh Aişe radıyâllahu anha'ya derki;
"Safa ile Merve, Allah'ın belirlediği nişanelerdendir. Kim hac veya umre niyetiyle Kabe'yi ziyaret ederse bu ikisini tavaf etmesinde bir sakınca yoktur"| Bakara 158. ayetine göre kişinin Safa ile Merve arasında tavaf etmemesinde bir sakınca yoktur" dediğimde, Aişe radıyallahu anha şöyle karşılık verdi:
"Yeğenim! Ne fena bir söz söyledin! Şayet bu ayet senin yorumladığın şekilde olsaydı, ayetin lafzı ''Bu ikisini tavaf etmemesinde bir sakınca yoktur'' şeklinde olurdu.
Bu ayet Müslüman olmadan önce Ensar hakkında inmişti. Çünkü onlar Müşellel'de bulunan ve kendisine taptıkları azgın Menat putu için ihrama girerlerdi. Ensar'dan bu şekilde ihrama girenler (kendi putları karşısında dikili olan) Safa ile Merve (de bulunan putlar) arasında sa'y yapmayı sakıncalı görüyorlardı. Müslüman olduktan sonra Allah Rasûlu (sallallahu aleyhi ve sellem)'e: "Ey Allah'ın Rasûlu! Cahiliye'deyken Safa ile Merve arasında sa'y yapmayı sakıncalı görürdük" deyip bunlar arasında sa'y yapmanın hükmünü sordular. Bunun üzerine Allah: "Safa ile Merve Allah'ın belirlediği nişanelerdendir" ayetini indirdi.
Sonrasında Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de Safa ile Merve arasında sa'y yapmaya başlamıştır. Onun için bu ikisi arasında sa'y yapmayı terk etmek, kimseye caiz değildir." | Sahih
❖ Allah (azze ve celle) bu putlar hakkında buyuruyor ki;
﴿اَفَرَاَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزّٰىۙ وَمَنٰوةَ الثَّالِثَةَ الْاُخْرٰى اَلَـكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الْاُنْثٰى تِلْكَ اِذاً قِسْمَةٌ ض۪يزٰىاِنْ هِيَ اِلَّٓا اَسْمَٓاءٌ سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الْاَنْفُسُۚ وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ مِنْ رَبِّهِمُ الْهُدٰىۜ﴾
Gördünüz mü o Lât’ı ve Uzzâ’yı? Ve diğer üçüncüsü olan Menât’ı Demek erkek sizin de dişi O’nun mu? Eğer öyleyse bu, insafsızca bir taksimdir! Bunlar, sizin ve atalarınızın taktığı kuru isimlerden ibarettir; Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar sadece zanna ve nefislerinin arzularına uyuyorlar. Halbuki kendilerine Rablerinden bir hidayet rehberi gelmiştir. | Necm, 19-23.
• Nebî (aleyhissalâtu vesselâm) insanların cehalet konusunda ileri seviyede olduğu bir çağa gönderilmiştir.
@essiyer
▪ Araplar Necranda bazı hurma ağaçlarına da ibadet ediyorlar. Senenin belli zamanlarında bezden parçalar bağlamaya başlıyorlardı.
• Arapların ağaçlardan bereket umma sevgisi ile islâm'dan sonra da zuhur etmesinden endişe edenlerden birisi de Ömer İbn-i Hattab radıyallahu anh'tır. Çünkü cahiliye zamanında yaşamış ve cahiliye dönemini en iyi bilenlerden birisi de yine Ömer İbn-i Hattab radıyallahu anh'tır.
▪ Hudeybiyede sahabeler ağacın altında Nebî sallallahu aleyhi ves'sellem'e biat ettiklerinde hacıların bu ağacı ziyaret ettiklerini gördüğü zaman, ağacı hemen kökünden kesiyor. Böylelikle bir mefsedetin ortaya çıkmasını engelliyor. Çünkü Nuh aleyhisselâm zamanında Lât ve Uzzâ'ya tapınıldığı gibi bu ağaca da tapınılmasından endişe ediyor.
▪ Menât Putu
Menât, İslam öncesi cahiliye dönemi Hicaz toplumunda tapınılan en eski ve o zamanın önemli üç baş putlarından biridir. Mekke ile Medine arasında, Kudeyd yakınlarındaki Müşellel denilen mevkide, deniz kenarında bulunan siyah bir kaya veya bu kayadan yontulmuş bir puttu. Evs ve Hazrec kabilelerinin putuydu.
Evs Kabilesi: Menât'ı en çok tazim eden ve onun adına hac ritüelleri düzenleyen ana gruptu.
Hazrec Kabilesi: Evs ile birlikte Menât’ın en sadık koruyucularından ve tapınanlarındandı.
Menât kelime olarak; akıtmak" (menâ) kökünden geldiği ve tapınakta onun adına kurbanlar kesildiği ve kesilen kurbanların kanı üzerine akıtıldığı için bu ismi aldığı söylenmiştir.
Müşrikler menât putunun adını zikrederek ihrama giriyorlar, telbiye getiriyorlar ve Onun ismini yücelterek telbiye getirirlerdi.
• Onun adı zikredildiği zaman Safa ile Merve arasında sa'y yapmaktanda çekiniyorlardı.
• Daha önce de bahsettiğimiz gibi siyer ilminin öneminin birisi de Kur'an'ı doğru bir şekilde anlamaktır. Siyer ilmi Kuran'ı doğru bir şekilde anlamamız için bizlere yardımcı olur.
❖ Allah (azze ve celle) buyuruyor ki;
﴿اِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَٓائِرِ اللّٰهِۚ فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِ اَنْ يَطَّوَّفَ بِهِمَاۜ وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًاۙ فَاِنَّ اللّٰهَ شَاكِرٌ عَل۪يمٌ ﴾
Şüphesiz Safa ile Merve Allah'ın nişanelerindendir. Kim Kabe'yi hacceder veya umre yaparsa, bu ikisini de tavaf etmesinde bir beis yoktur. Kim gönülden iyilik yaparsa, karşılığını görür. Doğrusu Allah şükrün karşılığını verendir ve bilendir. | Bakara, 158.
❖ Urve bin Zubeyr radıyâllahu ânh Aişe radıyâllahu anha'ya derki;
"Safa ile Merve, Allah'ın belirlediği nişanelerdendir. Kim hac veya umre niyetiyle Kabe'yi ziyaret ederse bu ikisini tavaf etmesinde bir sakınca yoktur"| Bakara 158. ayetine göre kişinin Safa ile Merve arasında tavaf etmemesinde bir sakınca yoktur" dediğimde, Aişe radıyallahu anha şöyle karşılık verdi:
"Yeğenim! Ne fena bir söz söyledin! Şayet bu ayet senin yorumladığın şekilde olsaydı, ayetin lafzı ''Bu ikisini tavaf etmemesinde bir sakınca yoktur'' şeklinde olurdu.
Bu ayet Müslüman olmadan önce Ensar hakkında inmişti. Çünkü onlar Müşellel'de bulunan ve kendisine taptıkları azgın Menat putu için ihrama girerlerdi. Ensar'dan bu şekilde ihrama girenler (kendi putları karşısında dikili olan) Safa ile Merve (de bulunan putlar) arasında sa'y yapmayı sakıncalı görüyorlardı. Müslüman olduktan sonra Allah Rasûlu (sallallahu aleyhi ve sellem)'e: "Ey Allah'ın Rasûlu! Cahiliye'deyken Safa ile Merve arasında sa'y yapmayı sakıncalı görürdük" deyip bunlar arasında sa'y yapmanın hükmünü sordular. Bunun üzerine Allah: "Safa ile Merve Allah'ın belirlediği nişanelerdendir" ayetini indirdi.
Sonrasında Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de Safa ile Merve arasında sa'y yapmaya başlamıştır. Onun için bu ikisi arasında sa'y yapmayı terk etmek, kimseye caiz değildir." | Sahih
❖ Allah (azze ve celle) bu putlar hakkında buyuruyor ki;
﴿اَفَرَاَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزّٰىۙ وَمَنٰوةَ الثَّالِثَةَ الْاُخْرٰى اَلَـكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الْاُنْثٰى تِلْكَ اِذاً قِسْمَةٌ ض۪يزٰىاِنْ هِيَ اِلَّٓا اَسْمَٓاءٌ سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الْاَنْفُسُۚ وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ مِنْ رَبِّهِمُ الْهُدٰىۜ﴾
Gördünüz mü o Lât’ı ve Uzzâ’yı? Ve diğer üçüncüsü olan Menât’ı Demek erkek sizin de dişi O’nun mu? Eğer öyleyse bu, insafsızca bir taksimdir! Bunlar, sizin ve atalarınızın taktığı kuru isimlerden ibarettir; Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar sadece zanna ve nefislerinin arzularına uyuyorlar. Halbuki kendilerine Rablerinden bir hidayet rehberi gelmiştir. | Necm, 19-23.
• Nebî (aleyhissalâtu vesselâm) insanların cehalet konusunda ileri seviyede olduğu bir çağa gönderilmiştir.
@essiyer
👍6❤3
İslam'ın Yıktığı Batıl İnançlar ve Kabilecilik
▪ Mekkeli müşrikler sadece putlara ibadet etmek ve dinlerini tahrif etmek ile kalmadı, İslam'dan önce ahlakları bozuluyor günah ve isyanda aşırıya gidiyorlardı öyle ki durum kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeye kadar gitmişti.
Bu toplulukta şiddetli bir asabiyet hali vardı, içki içiyorlar, kumar oynuyorlar, yolları kesip eşkiyalık yapıyorlardı ve akrabalık bağlarını kesiyorlardı.
❖ Cafer b. Ebu Talib Necaşi ile yaptığı görüşmede şunları söyledi:
“Ey Hükümdar! Biz cahiliye karanlıkları içinde yüzen bir kavimdik. Putlara tapar, ölü hayvan eti yer, günah işlerdik. Akrabalarla ilişkiyi keser, komşulara kötü davranırdık. Aramızda güçlü olanlar zayıfları ezerdi. Allah bize aramızdan soyunu, doğruluğunu, güvenirliğini ve iffetini bildiğimiz bir elçi gönderinceye kadar bu şekilde yaşamaya devam ettik. Allah’ın elçisi, bizi Allah’ı birlemeye, O’na ibadet etmeye, bizim ve atalarımızın O’nun dışında ibadet ettiğimiz putları ve taşları terketmeye davet etti. Bize doğru söylemeyi, emaneti yerine getirmeyi, akrabaları ziyaret etmeyi, komşulara iyi davranmayı; haramlardan sakınmayı ve insanları öldürmemeyi emretti. Bize kötü ve günah fiiller işlemeyi, kötü söz söylemeyi, yetimlerin malını yemeyi, iffetli kadına iftira etmeyi yasakladı.
Allah azze ve celle'nin Nebîsi kendilerine tevhidi iffeti emaneti yerine getirmeyi emrettiği gibi, bazı ahlaklardan da onlara bahsediyor.
▪ Allah azze ve celle Nebîsi aleyhisselatu ves'selâm'ı kabilecilik ve asabiyet dolu bir kavme gönderdi insanları hunharca katletmeye düşkün ve birbirlerini öldürme konusunda yarışan bir topluluk ve bu durum öyle bir hâl alıyor ki bunu bir eğlence ve oyun haline getiriyorlardı.
Cahiliye döneminde tam 40 yıl süren bu savaş "Besûs Savaşı" buna bir örnektir.
▪ Cahiliye Dönemi'nin en yıkıcı çatışmalarından biri olan Besûs Savaşı, Tağlib kabilesinin kibirli reisi Küleyb’in, akraba kabileden yaşlı bir kadına ait olan Serâb adlı dişi deveyi yasaklı koruluğuna girdiği gerekçesiyle okla vurup öldürmesiyle başlamıştır.
Devenin sahibi olan Besûs'un feryatları ve kışkırtıcı şiirleri üzerine kabile gururu incinen yeğeni Cessâs ise, gidip kabile reisi Küleyb’i mızrağıyla öldürerek ilk kanı dökmüştür.
Küleyb'in katledilmesiyle ayağa kalkan Tağlib kabilesi, intikam ateşiyle yanıp tutuşan o zamanın ünlü şair ve savaşçı Mühelhil’in önderliğinde Bekir kabilesine savaş ilan etmiştir.
Basit bir deve cinayetiyle kıvılcımlanan bu intikam döngüsü, her iki tarafın da hırsı ve kabile taassubu yüzünden nesiller boyu devrederek tam 40 yıl sürmüş ve İki kabile de sefalet ve kırımla tamamen bitkin düştükten sonra ancak Hîre Kralı III. Münzir'in araya girmesiyle barış sağlanabilmiştir.
Nebi aleyhisselâtu ves'selâm kavmiyetçiliğin ve taasubun çok fazla yaygın olduğu bir zamana ve topluluğa gönderilmiştir.
▪ Mekkeli Müşriklerin Uğursuzluk İnancı
Kuş Uçurtma Falı (İyâfetu't-Tayr / Tıyere): Müşrikler bir yolculuğa, ticarete veya evliliğe adım atmadan önce önlerine çıkan ya da özel olarak uçurdukları kuşları izlerlerdi. Kuş soldan sağa doğru uçarsa (sânih) bunu uğurlu sayıp işlerine devam ederler; eğer sağdan sola doğru uçarsa (bârih) bunu büyük bir uğursuzluk sayarak yolculuktan veya ticaretten vazgeçerlerdi.
Baykuş İnancı (Hâme): Cahiliye insanları, bir evin çatısına baykuş konup öttüğü zaman, o evden mutlaka birinin öleceğine ya da o eve büyük bir felaket geleceğine inanırlardı.
Safer Ayı Uğursuzluğu: Mekkeli müşrikler, haram aylardan sonra gelen Safer ayında musibetlerin, uğursuzlukların ve belaların yoğunlaştığına inanır; bu ayda evlenmekten veya mühim işler yapmaktan kaçınırlardı.
❖ Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ves'sellem ise bu uğursuzluk inancı hakkında şöyle buyurur;
❖ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:
«لاَ عَدْوَى وَلاَ طِيَرَةَ، وَلاَ هَامَةَ وَلاَ صَفَرَ، وَفِرَّ مِنَ المَجْذُومِ كَمَا تَفِرُّ مِنَ الأَسَدِ»
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
«Advâ (hastalığın bir kişiden başka bir kişiye geçmesi) yoktur, Tıyera (uğursuzluk) yoktur, Hâmeh/Baykuş (Araplar bu kuşun birinin evine konmasını uğursuzluk sayarlardı) yoktur. Safer (safer ayının uğursuz sayılması) yoktur. Aslandan kaçtığın gibi cüzzamlıdan kaç.»
Mekke müşrikleri nesnelere, aylara ve hayvanların hareketlerine ilahi bir güç ve uğursuzluk atfederek şirke düşüyorlardı. Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem ise bu inancı kaldırmak ve her şeyin yalnızca Allah azze ve celle'nin takdiri ve kaderiyle gerçekleştiğini bildirmiştir.
@essiyer
▪ Mekkeli müşrikler sadece putlara ibadet etmek ve dinlerini tahrif etmek ile kalmadı, İslam'dan önce ahlakları bozuluyor günah ve isyanda aşırıya gidiyorlardı öyle ki durum kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeye kadar gitmişti.
Bu toplulukta şiddetli bir asabiyet hali vardı, içki içiyorlar, kumar oynuyorlar, yolları kesip eşkiyalık yapıyorlardı ve akrabalık bağlarını kesiyorlardı.
❖ Cafer b. Ebu Talib Necaşi ile yaptığı görüşmede şunları söyledi:
“Ey Hükümdar! Biz cahiliye karanlıkları içinde yüzen bir kavimdik. Putlara tapar, ölü hayvan eti yer, günah işlerdik. Akrabalarla ilişkiyi keser, komşulara kötü davranırdık. Aramızda güçlü olanlar zayıfları ezerdi. Allah bize aramızdan soyunu, doğruluğunu, güvenirliğini ve iffetini bildiğimiz bir elçi gönderinceye kadar bu şekilde yaşamaya devam ettik. Allah’ın elçisi, bizi Allah’ı birlemeye, O’na ibadet etmeye, bizim ve atalarımızın O’nun dışında ibadet ettiğimiz putları ve taşları terketmeye davet etti. Bize doğru söylemeyi, emaneti yerine getirmeyi, akrabaları ziyaret etmeyi, komşulara iyi davranmayı; haramlardan sakınmayı ve insanları öldürmemeyi emretti. Bize kötü ve günah fiiller işlemeyi, kötü söz söylemeyi, yetimlerin malını yemeyi, iffetli kadına iftira etmeyi yasakladı.
Allah azze ve celle'nin Nebîsi kendilerine tevhidi iffeti emaneti yerine getirmeyi emrettiği gibi, bazı ahlaklardan da onlara bahsediyor.
▪ Allah azze ve celle Nebîsi aleyhisselatu ves'selâm'ı kabilecilik ve asabiyet dolu bir kavme gönderdi insanları hunharca katletmeye düşkün ve birbirlerini öldürme konusunda yarışan bir topluluk ve bu durum öyle bir hâl alıyor ki bunu bir eğlence ve oyun haline getiriyorlardı.
Cahiliye döneminde tam 40 yıl süren bu savaş "Besûs Savaşı" buna bir örnektir.
▪ Cahiliye Dönemi'nin en yıkıcı çatışmalarından biri olan Besûs Savaşı, Tağlib kabilesinin kibirli reisi Küleyb’in, akraba kabileden yaşlı bir kadına ait olan Serâb adlı dişi deveyi yasaklı koruluğuna girdiği gerekçesiyle okla vurup öldürmesiyle başlamıştır.
Devenin sahibi olan Besûs'un feryatları ve kışkırtıcı şiirleri üzerine kabile gururu incinen yeğeni Cessâs ise, gidip kabile reisi Küleyb’i mızrağıyla öldürerek ilk kanı dökmüştür.
Küleyb'in katledilmesiyle ayağa kalkan Tağlib kabilesi, intikam ateşiyle yanıp tutuşan o zamanın ünlü şair ve savaşçı Mühelhil’in önderliğinde Bekir kabilesine savaş ilan etmiştir.
Basit bir deve cinayetiyle kıvılcımlanan bu intikam döngüsü, her iki tarafın da hırsı ve kabile taassubu yüzünden nesiller boyu devrederek tam 40 yıl sürmüş ve İki kabile de sefalet ve kırımla tamamen bitkin düştükten sonra ancak Hîre Kralı III. Münzir'in araya girmesiyle barış sağlanabilmiştir.
Nebi aleyhisselâtu ves'selâm kavmiyetçiliğin ve taasubun çok fazla yaygın olduğu bir zamana ve topluluğa gönderilmiştir.
▪ Mekkeli Müşriklerin Uğursuzluk İnancı
Kuş Uçurtma Falı (İyâfetu't-Tayr / Tıyere): Müşrikler bir yolculuğa, ticarete veya evliliğe adım atmadan önce önlerine çıkan ya da özel olarak uçurdukları kuşları izlerlerdi. Kuş soldan sağa doğru uçarsa (sânih) bunu uğurlu sayıp işlerine devam ederler; eğer sağdan sola doğru uçarsa (bârih) bunu büyük bir uğursuzluk sayarak yolculuktan veya ticaretten vazgeçerlerdi.
Baykuş İnancı (Hâme): Cahiliye insanları, bir evin çatısına baykuş konup öttüğü zaman, o evden mutlaka birinin öleceğine ya da o eve büyük bir felaket geleceğine inanırlardı.
Safer Ayı Uğursuzluğu: Mekkeli müşrikler, haram aylardan sonra gelen Safer ayında musibetlerin, uğursuzlukların ve belaların yoğunlaştığına inanır; bu ayda evlenmekten veya mühim işler yapmaktan kaçınırlardı.
❖ Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ves'sellem ise bu uğursuzluk inancı hakkında şöyle buyurur;
❖ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:
«لاَ عَدْوَى وَلاَ طِيَرَةَ، وَلاَ هَامَةَ وَلاَ صَفَرَ، وَفِرَّ مِنَ المَجْذُومِ كَمَا تَفِرُّ مِنَ الأَسَدِ»
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
«Advâ (hastalığın bir kişiden başka bir kişiye geçmesi) yoktur, Tıyera (uğursuzluk) yoktur, Hâmeh/Baykuş (Araplar bu kuşun birinin evine konmasını uğursuzluk sayarlardı) yoktur. Safer (safer ayının uğursuz sayılması) yoktur. Aslandan kaçtığın gibi cüzzamlıdan kaç.»
Mekke müşrikleri nesnelere, aylara ve hayvanların hareketlerine ilahi bir güç ve uğursuzluk atfederek şirke düşüyorlardı. Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem ise bu inancı kaldırmak ve her şeyin yalnızca Allah azze ve celle'nin takdiri ve kaderiyle gerçekleştiğini bildirmiştir.
@essiyer
❤8👍5
Cahiliye Dönemi Mekke Toplumunda İnanç, İffet ve Ahlak Yapısı
▪ Mekkeli müşrikler putlara tapıyorlar, tağutlara ibâdet ediyorlar, Allah'tan başkasına kurban kesip Allah'tan başkasına sığınıyorlardı, ve Allah'tan başkasından yardım istiyorlar Allah'tan başkasına dua ediyorlardı. Şirkin ne kadar tezahürü varsa yapıyorlardı.
Bu topluluğun içinde arraflar, sihirbazlar, kahinler, müneccimler bir hayli çoğalmış durumdaydı. Bu topluluk cinlerden dahi yardım isteyecek ve onlara sığınacak bir hâle gelmişti.
Bir vadiye inecekleri zaman cinlere şeytanlara ve o vadinin efendilerine cinlerin ve şeytanların efendisine sığınacak kadar ileri gidiyorlardı.
❖ Allah azze ve celle buyuruyor ki;
﴿وَاَنَّهُ كَانَ رِجَالٌ مِنَ الْاِنْسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِنَ الْجِنِّ فَزَادُوهُمْ رَهَقاًۙ﴾
İnsanlardan bazı kimseler cinlerden bazı kimselere sığınırlardı, onlar da bunları daha sapkın hale getirirlerdi. | Cin, 6.
❖ Rabï' b. Enes derki:
"Önceleri insanlar her vadinin cinlerden bir sahibinin olduğunu düşünürlerdi. Bundan dolayı biri bir vadiye girdiği zaman Allah'ı bırakıp vadinin sahibi olarak düşündüğü cine sığınırdı. Cinler de buna dayanarak onların korkularını daha da arttırırlardı."
• Ve bu topluluk aynı zamanda tağutlara ibâdet ediyorlar. Hatta putlara ibâdette o kadar aşırıya gidiyorlardı ki ve fal oklarıyla kısmet aramayı İbrahim aleyhis'selâm'a ve oğlu İsmail aleyhisselam'a nisbet edebilecek kadar aşırıya gidiyorlardı. İbrahim ve İsmail Aleyhis'selâm'ın fal oklarıyla kısmet ararken çizilmiş iki tasvirini Kabe'nin içerisine asıyorlar. Haniflerin atası İbrâhim aleyhis'selâm'a bu yakıştırmayı yapabilecek kadar haddi aşıyorlar.
Cahiliye döneminde ifsat edilen ahlaklardan bir tanesi de zina ve iffet meselesi
Cahiliye döneminde zina mübah kabul ediliyor. Cahiliye döneminde birden cok nikah türünün olduğu belirtilir. Bunlardan birisi, şeriatın mübah saydığı kadının velisinin izni doğrultusunda mehri belirlenerek yapılan nikah ahdidir. Bunun dışındaki nikah türleri ise zina olan nikah şeklidir. Kadının cahiliye döneminde ki durumu zelil bir haldeydi taki İslâm gelene kadar.
Cahiliye Döneminde Kız Çocuğunu Diri Diri Toprağa Gömme Âdetinin Başlangıcı
Câhiliye Araplarında kız çocuklarını diri diri toprağa gömme âdetinin (Arapça terimiyle Vead) kabileler arasında yaygınlaşmasına neden olan tarihteki ilk kırılma noktası ve başlangıç hadisesi, Temîm Kabilesi ile Numan bin Münzir arasında yaşanan bir savaş ve esaret olayıdır.
Tarih, tefsir ve siyer kaynaklarında (özellikle İbnu’l-Esîr’in el-Kâmil fi’t-Târîh ve Zemahşerî’nin el-Keşşâf adlı eserlerinde) aktarılan bu meşhur nakil şu şekildedir;
İslamiyet öncesi dönemde Arap kabileleri arasında sürekli yağma ve savaşlar yaşanmaktaydı. Bir dönem, Hire (Gassani/Lahmi) Hükümdarı Numan bin Münzir, vergi meseleleri veya kabileler arası husumetler sebebiyle Temîm Kabilesi üzerine büyük bir ordu gönderdi.
Yapılan savaşta Temîm kabilesi ağır bir yenilgi aldı. Numan bin Münzir’in askerleri, kabilenin mallarını yağmaladı ve aralarında genç kızların da bulunduğu çok sayıda kadını esir alarak başkente götürdü.
Bir süre sonra Temîm kabilesinin ileri gelenleri, hükümdar Numan bin Münzir’in huzuruna çıkarak esir düşen kadın ve kızlarının geri verilmesini talep ettiler. Hükümdar, onlara bir teklifte bulundu ve esir kadınları serbest bırakarak şöyle dedi:
• "Bu kadınları serbest bırakıyorum. İçlerinden kim kendi ailesine dönmek isterse ailesine dönsün; kim de esir düştüğü erkeklerin yanında kalmayı tercih ederse orada kalsın."
Kabile erkekleri bu teklifi kabul etti. Ancak tercih anı geldiğinde, Temîm kabilesinin reislerinden ve önde gelen isimlerinden biri olan Kays bin Âsım’ın kızı (veya yeğeni), babasının yanına dönmeyi reddetti. Kendisini esir alan yabancı erkeğin yanında kalmayı, onun eşi/cariyesi olmayı tercih ettiğini söyledi.
Kays bin Âsım, toplum içinde kızının kendisini değil de yabancı ve düşman bir erkeği tercih etmesini, kabilesi ve kendisi adına muazzam bir zillet, namussuzluk ve "ar" (utanç) sebebi olarak gördü. Öfkeden deliye dönen Kays, o an kendi kendine büyük bir yemin etti:
• "Bundan sonra doğacak hiçbir kız çocuğumun yabancı erkeklerin koynuna girerek beni utandırmasına izin vermeyeceğim!"
Kays bin Âsım, kabilesine döndükten sonra doğan ilk kız çocuğunu kendi elleriyle toprağa gömdü. Nakillere göre Kays bin Âsım, İslamiyet’in ilanından sonra Rasûlullah ﷺ huzuruna çıkıp Müslüman olduğunda, Câhiliye döneminde bu "ar" ve "fakirlik" korkusuyla 10'un üzerinde (bazı rivayetlerde 8 veya 13) kız çocuğunu diri diri toprağa gömdüğünü bizzat itiraf etmiş ve derin bir pişmanlık duymuştur.
Araplar kendilerine bir kız çocuğu müjdelendiği zaman bunu bir utanç vesilesi görürlerdi.
❖ Allah subhânehu ve teâlâ buyurdu ki;
❖ ﴿وَاِذَا بُشِّرَ اَحَدُهُمْ بِالْاُنْثٰى ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظ۪يمٌۚ﴾
Onlardan birine (Allah’a nispet etmekten çekinmediği) kız çocuk müjdesi verildiğinde, yüzü kapkara kesilir ve öfkeden kuduracak hâldedir. | Nahl, 58.
﴿وَاِذَا الْمَوْءُودَةُ سُئِلَتْۙ بِاَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْۚ﴾
"Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna sorulduğunda,""Hangi günahtan ötürü öldürüldüğü (sorulduğunda)," | Tekvir 8-9.
❖ Sahabelerden birisi islâm'dan önce cahiliye döneminde başından geçen bir olayı bize şu şekilde aktarır;
Bir adam Rasûlullah’a (aleyhisselâtu ves'selâm) gelerek şöyle dedi:
"Ey Allah'ın Resulü! Ben cahiliye döneminde çok büyük bir günah işledim, benim için bir tövbe var mıdır?"
Resulullah sallallahu aleyhi ves'sellem "O günah nedir?" diye sordu.
Adam anlattı:"Benim bir kız çocuğum vardı. Hanımıma, 'Onu süsle, güzel kokular sür, akrabalarıma götüreceğim' dedim. Hanımım da öyle yaptı. Çocuğu yanıma alıp çöldeki bir kuyunun (veya çukurun) yanına götürdüm. Ben çukuru kazmaya başladığımda, çocuk ne yapmak istediğimi anlamadan sakalıma ve elbiseme bulaşan toprakları elleriyle temizliyordu. İşim bittiğinde onu çukurun içine ittim. O ise ağlayarak, 'Babacığım, beni öldürüyorsun!' diye feryat ediyordu.
Ben ise onun üzerine tamamen toprak örtüp onu diri diri gömdüm."Bunu duyan Allah Rasûlü aleyhisselâm ve yanındaki sahabiler, gözyaşları sakallarını ıslatacak kadar şiddetle ağladılar.
İşte kadın İslam'dan önce böyle aşağılanmış ve zelil bir durumdaydı. Bu durum ise sadece Arap diyarına has bir durum değildi diğer bütün medeniyetlerde kadın aşağılanmış ve zelil bir haldeydi ta ki, İslâm geldi ve kadına izzetini verdi.
• Bununla beraber Mekkeli müşriklerin sahip olduğu bazı güzel ahlakları da vardı.
❖ Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellemin şöyle dediği rivayet edilmiştir;
“Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” | Muvatta, Hüsnü’l-Hulk
• Cömertlik ve Misafirperverlik: Kapılarına gelen yabancı veya düşman dahi olsa en iyi şekilde ağırlar, fakirleri ve hacıları doyurmayı büyük bir şeref sayarlardı.
• Sözünde Durmak (Ahde Vefâ): Verdikleri sözü veya yaptıkları antlaşmaları ne pahasına olursa olsun çiğnemezler, sözden dönmeyi en büyük utanç kabul ederlerdi.
• Cesaret ve Himaye: Korkaklığı aşağılık bir durum görürler; kendilerine sığınan mazlumları, yetimleri ve yabancıları canları pahasına koruma altına alırlardı.
• Yalandan Kaçınmak: Düşmanlık ettikleri kişilere karşı bile şereflerine leke sürdürmemek ve küçük düşmemek adına asla yalan söylemez, doğruları konuşurlardı. (Ebu Süfyan radıyallahu ânh- hadisesinden bildiğimiz gibi)
• Onur ve Özgürlük Düşkünlüğü: Başka bir gücün boyunduruğu altına girmeyi ve hakareti asla kabul etmez, izzet-i nefislerine son derece bağlı kalırlardı.
İslamiyet bu güzel hasletleri yok etmedi; aksine temizledi, dengeledi ve yönünü düzeltti.
@essiyer
▪ Mekkeli müşrikler putlara tapıyorlar, tağutlara ibâdet ediyorlar, Allah'tan başkasına kurban kesip Allah'tan başkasına sığınıyorlardı, ve Allah'tan başkasından yardım istiyorlar Allah'tan başkasına dua ediyorlardı. Şirkin ne kadar tezahürü varsa yapıyorlardı.
Bu topluluğun içinde arraflar, sihirbazlar, kahinler, müneccimler bir hayli çoğalmış durumdaydı. Bu topluluk cinlerden dahi yardım isteyecek ve onlara sığınacak bir hâle gelmişti.
Bir vadiye inecekleri zaman cinlere şeytanlara ve o vadinin efendilerine cinlerin ve şeytanların efendisine sığınacak kadar ileri gidiyorlardı.
❖ Allah azze ve celle buyuruyor ki;
﴿وَاَنَّهُ كَانَ رِجَالٌ مِنَ الْاِنْسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِنَ الْجِنِّ فَزَادُوهُمْ رَهَقاًۙ﴾
İnsanlardan bazı kimseler cinlerden bazı kimselere sığınırlardı, onlar da bunları daha sapkın hale getirirlerdi. | Cin, 6.
❖ Rabï' b. Enes derki:
"Önceleri insanlar her vadinin cinlerden bir sahibinin olduğunu düşünürlerdi. Bundan dolayı biri bir vadiye girdiği zaman Allah'ı bırakıp vadinin sahibi olarak düşündüğü cine sığınırdı. Cinler de buna dayanarak onların korkularını daha da arttırırlardı."
• Ve bu topluluk aynı zamanda tağutlara ibâdet ediyorlar. Hatta putlara ibâdette o kadar aşırıya gidiyorlardı ki ve fal oklarıyla kısmet aramayı İbrahim aleyhis'selâm'a ve oğlu İsmail aleyhisselam'a nisbet edebilecek kadar aşırıya gidiyorlardı. İbrahim ve İsmail Aleyhis'selâm'ın fal oklarıyla kısmet ararken çizilmiş iki tasvirini Kabe'nin içerisine asıyorlar. Haniflerin atası İbrâhim aleyhis'selâm'a bu yakıştırmayı yapabilecek kadar haddi aşıyorlar.
Cahiliye döneminde ifsat edilen ahlaklardan bir tanesi de zina ve iffet meselesi
Cahiliye döneminde zina mübah kabul ediliyor. Cahiliye döneminde birden cok nikah türünün olduğu belirtilir. Bunlardan birisi, şeriatın mübah saydığı kadının velisinin izni doğrultusunda mehri belirlenerek yapılan nikah ahdidir. Bunun dışındaki nikah türleri ise zina olan nikah şeklidir. Kadının cahiliye döneminde ki durumu zelil bir haldeydi taki İslâm gelene kadar.
Cahiliye Döneminde Kız Çocuğunu Diri Diri Toprağa Gömme Âdetinin Başlangıcı
Câhiliye Araplarında kız çocuklarını diri diri toprağa gömme âdetinin (Arapça terimiyle Vead) kabileler arasında yaygınlaşmasına neden olan tarihteki ilk kırılma noktası ve başlangıç hadisesi, Temîm Kabilesi ile Numan bin Münzir arasında yaşanan bir savaş ve esaret olayıdır.
Tarih, tefsir ve siyer kaynaklarında (özellikle İbnu’l-Esîr’in el-Kâmil fi’t-Târîh ve Zemahşerî’nin el-Keşşâf adlı eserlerinde) aktarılan bu meşhur nakil şu şekildedir;
İslamiyet öncesi dönemde Arap kabileleri arasında sürekli yağma ve savaşlar yaşanmaktaydı. Bir dönem, Hire (Gassani/Lahmi) Hükümdarı Numan bin Münzir, vergi meseleleri veya kabileler arası husumetler sebebiyle Temîm Kabilesi üzerine büyük bir ordu gönderdi.
Yapılan savaşta Temîm kabilesi ağır bir yenilgi aldı. Numan bin Münzir’in askerleri, kabilenin mallarını yağmaladı ve aralarında genç kızların da bulunduğu çok sayıda kadını esir alarak başkente götürdü.
Bir süre sonra Temîm kabilesinin ileri gelenleri, hükümdar Numan bin Münzir’in huzuruna çıkarak esir düşen kadın ve kızlarının geri verilmesini talep ettiler. Hükümdar, onlara bir teklifte bulundu ve esir kadınları serbest bırakarak şöyle dedi:
• "Bu kadınları serbest bırakıyorum. İçlerinden kim kendi ailesine dönmek isterse ailesine dönsün; kim de esir düştüğü erkeklerin yanında kalmayı tercih ederse orada kalsın."
Kabile erkekleri bu teklifi kabul etti. Ancak tercih anı geldiğinde, Temîm kabilesinin reislerinden ve önde gelen isimlerinden biri olan Kays bin Âsım’ın kızı (veya yeğeni), babasının yanına dönmeyi reddetti. Kendisini esir alan yabancı erkeğin yanında kalmayı, onun eşi/cariyesi olmayı tercih ettiğini söyledi.
Kays bin Âsım, toplum içinde kızının kendisini değil de yabancı ve düşman bir erkeği tercih etmesini, kabilesi ve kendisi adına muazzam bir zillet, namussuzluk ve "ar" (utanç) sebebi olarak gördü. Öfkeden deliye dönen Kays, o an kendi kendine büyük bir yemin etti:
• "Bundan sonra doğacak hiçbir kız çocuğumun yabancı erkeklerin koynuna girerek beni utandırmasına izin vermeyeceğim!"
Kays bin Âsım, kabilesine döndükten sonra doğan ilk kız çocuğunu kendi elleriyle toprağa gömdü. Nakillere göre Kays bin Âsım, İslamiyet’in ilanından sonra Rasûlullah ﷺ huzuruna çıkıp Müslüman olduğunda, Câhiliye döneminde bu "ar" ve "fakirlik" korkusuyla 10'un üzerinde (bazı rivayetlerde 8 veya 13) kız çocuğunu diri diri toprağa gömdüğünü bizzat itiraf etmiş ve derin bir pişmanlık duymuştur.
Araplar kendilerine bir kız çocuğu müjdelendiği zaman bunu bir utanç vesilesi görürlerdi.
❖ Allah subhânehu ve teâlâ buyurdu ki;
❖ ﴿وَاِذَا بُشِّرَ اَحَدُهُمْ بِالْاُنْثٰى ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظ۪يمٌۚ﴾
Onlardan birine (Allah’a nispet etmekten çekinmediği) kız çocuk müjdesi verildiğinde, yüzü kapkara kesilir ve öfkeden kuduracak hâldedir. | Nahl, 58.
﴿وَاِذَا الْمَوْءُودَةُ سُئِلَتْۙ بِاَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْۚ﴾
"Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna sorulduğunda,""Hangi günahtan ötürü öldürüldüğü (sorulduğunda)," | Tekvir 8-9.
❖ Sahabelerden birisi islâm'dan önce cahiliye döneminde başından geçen bir olayı bize şu şekilde aktarır;
Bir adam Rasûlullah’a (aleyhisselâtu ves'selâm) gelerek şöyle dedi:
"Ey Allah'ın Resulü! Ben cahiliye döneminde çok büyük bir günah işledim, benim için bir tövbe var mıdır?"
Resulullah sallallahu aleyhi ves'sellem "O günah nedir?" diye sordu.
Adam anlattı:"Benim bir kız çocuğum vardı. Hanımıma, 'Onu süsle, güzel kokular sür, akrabalarıma götüreceğim' dedim. Hanımım da öyle yaptı. Çocuğu yanıma alıp çöldeki bir kuyunun (veya çukurun) yanına götürdüm. Ben çukuru kazmaya başladığımda, çocuk ne yapmak istediğimi anlamadan sakalıma ve elbiseme bulaşan toprakları elleriyle temizliyordu. İşim bittiğinde onu çukurun içine ittim. O ise ağlayarak, 'Babacığım, beni öldürüyorsun!' diye feryat ediyordu.
Ben ise onun üzerine tamamen toprak örtüp onu diri diri gömdüm."Bunu duyan Allah Rasûlü aleyhisselâm ve yanındaki sahabiler, gözyaşları sakallarını ıslatacak kadar şiddetle ağladılar.
İşte kadın İslam'dan önce böyle aşağılanmış ve zelil bir durumdaydı. Bu durum ise sadece Arap diyarına has bir durum değildi diğer bütün medeniyetlerde kadın aşağılanmış ve zelil bir haldeydi ta ki, İslâm geldi ve kadına izzetini verdi.
• Bununla beraber Mekkeli müşriklerin sahip olduğu bazı güzel ahlakları da vardı.
❖ Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellemin şöyle dediği rivayet edilmiştir;
“Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” | Muvatta, Hüsnü’l-Hulk
• Cömertlik ve Misafirperverlik: Kapılarına gelen yabancı veya düşman dahi olsa en iyi şekilde ağırlar, fakirleri ve hacıları doyurmayı büyük bir şeref sayarlardı.
• Sözünde Durmak (Ahde Vefâ): Verdikleri sözü veya yaptıkları antlaşmaları ne pahasına olursa olsun çiğnemezler, sözden dönmeyi en büyük utanç kabul ederlerdi.
• Cesaret ve Himaye: Korkaklığı aşağılık bir durum görürler; kendilerine sığınan mazlumları, yetimleri ve yabancıları canları pahasına koruma altına alırlardı.
• Yalandan Kaçınmak: Düşmanlık ettikleri kişilere karşı bile şereflerine leke sürdürmemek ve küçük düşmemek adına asla yalan söylemez, doğruları konuşurlardı. (Ebu Süfyan radıyallahu ânh- hadisesinden bildiğimiz gibi)
• Onur ve Özgürlük Düşkünlüğü: Başka bir gücün boyunduruğu altına girmeyi ve hakareti asla kabul etmez, izzet-i nefislerine son derece bağlı kalırlardı.
İslamiyet bu güzel hasletleri yok etmedi; aksine temizledi, dengeledi ve yönünü düzeltti.
@essiyer
👍8❤2