CUMA GECESİ 10 KERE OKUNACAK
ÇOK FAZİLETLİ BİR SALEVÂT-I ŞERİFE
İbni Abbas (Radıyallâhu Anhümâ dan merfûan rivâyet edilen bir hadis-i şerîfte şöyle vârid olmuştur:
"Her kim cumâ gecesi on kere: 'Ey mahlûkātı üzerinde lütufları dâim olan! Ey ikramlarıyla rahmet ve nîmet sıfatlarını neşreden! Ey en değerli bağışların sahibi! Ahlâk ve tabîat bakımından mahlūkātın en hayırlısı olan Muhammed'e salât eyle. Ey yücelik sahibi bu akşam vakti bizleri mağfiret eyle.' derse, Allâh-u Teâlâ ona bir milyon hasene yazar, kendisinden bir milyon günahı (olsa da) siler, kendisini bir milyon derece yükseltir. Kıyamet günü olduğu zaman İbrâhîm Halîl (Aleyhisselâm) ile
(mahşerde kendisine tahsîs edilen) kubbesinde komşu olur." (es-Safûrî, Nüzhetü'l-mecâlis, 1/131; es-Sehâvî, el-Kavlü'l-Bedî', sh:401-402)
يَا دَائِمَ الْفَضْلِ عَلَى الْبَرِيَّةِ، يَا بَاسِطَ الْيَدَيْنِ بِالْعَطِيَّةِ يَا صَاحِبَ الْمَوَاهِبِ السَّنِيَّةِ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ خَيْرٍ الْوَرَى بِالسَّجِيَّةِ وَاغْفِرْ لَنَا يَا ذَا الْعُلَى فِي هَذِهِ الْعَشِيَّةِ.
ÇOK FAZİLETLİ BİR SALEVÂT-I ŞERİFE
İbni Abbas (Radıyallâhu Anhümâ dan merfûan rivâyet edilen bir hadis-i şerîfte şöyle vârid olmuştur:
"Her kim cumâ gecesi on kere: 'Ey mahlûkātı üzerinde lütufları dâim olan! Ey ikramlarıyla rahmet ve nîmet sıfatlarını neşreden! Ey en değerli bağışların sahibi! Ahlâk ve tabîat bakımından mahlūkātın en hayırlısı olan Muhammed'e salât eyle. Ey yücelik sahibi bu akşam vakti bizleri mağfiret eyle.' derse, Allâh-u Teâlâ ona bir milyon hasene yazar, kendisinden bir milyon günahı (olsa da) siler, kendisini bir milyon derece yükseltir. Kıyamet günü olduğu zaman İbrâhîm Halîl (Aleyhisselâm) ile
(mahşerde kendisine tahsîs edilen) kubbesinde komşu olur." (es-Safûrî, Nüzhetü'l-mecâlis, 1/131; es-Sehâvî, el-Kavlü'l-Bedî', sh:401-402)
يَا دَائِمَ الْفَضْلِ عَلَى الْبَرِيَّةِ، يَا بَاسِطَ الْيَدَيْنِ بِالْعَطِيَّةِ يَا صَاحِبَ الْمَوَاهِبِ السَّنِيَّةِ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ خَيْرٍ الْوَرَى بِالسَّجِيَّةِ وَاغْفِرْ لَنَا يَا ذَا الْعُلَى فِي هَذِهِ الْعَشِيَّةِ.
TEVBE İSTİĞFAR DUASI
اسْتَغْفِرُ اللهَ (۳) الْعَظِيمَ الْكَرِيمَ الرَّحِيمَ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْحَيَّ الْقَيُّومَ وَاتُوبُ إِلَيْهِ، تَوْبَةَ عَبْدٍ ظَالِم لِنَفْسِهِ، لَا يَمْلِكُ لِنَفْسِهِ مَوْتًا وَلَا حَيَاةً وَلَا نُشُورًا، وَأَسْأَلُهُ التَّوْبَةَ وَالْمَغْفِرَةَ وَالْهِدَايَةَ لَنَا إِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ
Estağfirullâh (3 defa) el azîm el kerîm er rahîm ellezî lâ ilâhe illâ hû, el hayyel gayyûme ve etûbu ileyh, tevbete abdin zâlimil linefsih, lâ yemliku linefsihî mevtev ve lâ hayâtev ve lâ nüşûrâ, ve es elühüt tevbete vel mağfirate vel hidâyete lenâ, innehû hüvet tevvâbür rahîm
Allah'ım! Affını ve mağfiretini dilerim. Yüce, cömert ve merhametli olan, kendisinden başka hiçbir ilah olmayan, daima diri ve her şeyin kendisi ile ayakta durduğu ve varlığını sürdürdüğü yüce Rabbimin beni bağışlamasını niyaz ederim. Kendi nefsine zulmeden, ölmeye de hayatta kalma ya da yeniden dirilmeye de gücü olmayan aciz bir kul olarak Rabbime tövbe ederim. O'na yönelir ve yüce zatından bizlere tövbe mağfiret ve hidayet etmesini talep ederim. Zira tövbeleri kabul eden ve kullarına son derece merhametli olan odur.
اَللَّهُمَّ يَا رَبِّ بِجَاهِ نَبيّكِ الْمُصْطَفَى وَرَسُولِكَ الْمُرْتَضَى طَهَّرْ قُلُوبَنَا مِنْ كُلِّ وَصْفِ يُبَاعِدُنَا عَنْ مُشَاهَدَتِكَ وَمَحَبَّتِكَ وَأَمِتْنَا عَلَى السُّنَّةِ وَالْجَمَاعَةِ وَالشَّوْقِ إِلَى لِقَائِكَ يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ وَصَلَّى اللَّهُ تَعَالَى عَلَى سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ تَسْلِيمًا.»
“Ey Allâh! Ey Rabbim! Nebiyy-i Mustafa'nın ve Rasûl-i Murtazâ'nın câhı (seçtiğin peygamberinin ve râzı olduğun Rasûlün'ün Senin nezdindeki şân-ı şere-fi) hürmetine Sen bizim kalplerimizi Seni müşâ-hede etmekten ve Seni sevmekten uzaklaştıracak her türlü vasıftan (ve huydan) tamâmen arındır.
Ey celâl ve ikrâm sâhibi! (Ehl-i) Sünnet ve'l-Cemâat (îtikādı) üzere ve Sana kavuşma şevkiyle (ve arzusuyla) ölmeye bizi muvaffak eyle.
Allâh-u Teâlâ, Efendimiz ve Yârimiz Muhammed (Sallellâhu Aleyhi ve sellem)e, Ehl-i Beyti'ne ve sahâbesine salât eylesin ve tam bir selâmlama ile selâm eylesin."
Âmin
اسْتَغْفِرُ اللهَ (۳) الْعَظِيمَ الْكَرِيمَ الرَّحِيمَ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْحَيَّ الْقَيُّومَ وَاتُوبُ إِلَيْهِ، تَوْبَةَ عَبْدٍ ظَالِم لِنَفْسِهِ، لَا يَمْلِكُ لِنَفْسِهِ مَوْتًا وَلَا حَيَاةً وَلَا نُشُورًا، وَأَسْأَلُهُ التَّوْبَةَ وَالْمَغْفِرَةَ وَالْهِدَايَةَ لَنَا إِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ
Estağfirullâh (3 defa) el azîm el kerîm er rahîm ellezî lâ ilâhe illâ hû, el hayyel gayyûme ve etûbu ileyh, tevbete abdin zâlimil linefsih, lâ yemliku linefsihî mevtev ve lâ hayâtev ve lâ nüşûrâ, ve es elühüt tevbete vel mağfirate vel hidâyete lenâ, innehû hüvet tevvâbür rahîm
Allah'ım! Affını ve mağfiretini dilerim. Yüce, cömert ve merhametli olan, kendisinden başka hiçbir ilah olmayan, daima diri ve her şeyin kendisi ile ayakta durduğu ve varlığını sürdürdüğü yüce Rabbimin beni bağışlamasını niyaz ederim. Kendi nefsine zulmeden, ölmeye de hayatta kalma ya da yeniden dirilmeye de gücü olmayan aciz bir kul olarak Rabbime tövbe ederim. O'na yönelir ve yüce zatından bizlere tövbe mağfiret ve hidayet etmesini talep ederim. Zira tövbeleri kabul eden ve kullarına son derece merhametli olan odur.
اَللَّهُمَّ يَا رَبِّ بِجَاهِ نَبيّكِ الْمُصْطَفَى وَرَسُولِكَ الْمُرْتَضَى طَهَّرْ قُلُوبَنَا مِنْ كُلِّ وَصْفِ يُبَاعِدُنَا عَنْ مُشَاهَدَتِكَ وَمَحَبَّتِكَ وَأَمِتْنَا عَلَى السُّنَّةِ وَالْجَمَاعَةِ وَالشَّوْقِ إِلَى لِقَائِكَ يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ وَصَلَّى اللَّهُ تَعَالَى عَلَى سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ تَسْلِيمًا.»
“Ey Allâh! Ey Rabbim! Nebiyy-i Mustafa'nın ve Rasûl-i Murtazâ'nın câhı (seçtiğin peygamberinin ve râzı olduğun Rasûlün'ün Senin nezdindeki şân-ı şere-fi) hürmetine Sen bizim kalplerimizi Seni müşâ-hede etmekten ve Seni sevmekten uzaklaştıracak her türlü vasıftan (ve huydan) tamâmen arındır.
Ey celâl ve ikrâm sâhibi! (Ehl-i) Sünnet ve'l-Cemâat (îtikādı) üzere ve Sana kavuşma şevkiyle (ve arzusuyla) ölmeye bizi muvaffak eyle.
Allâh-u Teâlâ, Efendimiz ve Yârimiz Muhammed (Sallellâhu Aleyhi ve sellem)e, Ehl-i Beyti'ne ve sahâbesine salât eylesin ve tam bir selâmlama ile selâm eylesin."
Âmin
Resûlullâh Efendimiz
şöyle buyurmuştur
Dile hafif, mîzâna konduğunda ağır gelen ve Rahmân olan Allah'ı hoşnud eden iki cümle vardır
سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ
"Sübhanallahi ve bihamdihi sübhanallahi'l azim"
Ben, Allah'ı ulûhiyet makâmına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder ve O'na hamd ederim. Ben Azîm olan Allah'ı ulûhiyet makâmına yakışmayan sıfatlardan tekrar tenzih ederim."
(Buhari, Deavát 65, Eymán 19, Tevhid 58: Müslim, Zikir 31)
Allah'ım! Senin yarattığın yeni bir güne giriyorum. O yeni güne hayırlı bir şekilde girmeyi ve ondan Senin Mağfiretine ve rızana erişmiş olarak çıkmayı bana nasip eyle.Gün içinde bana iyilik yapmayı nasip eyle ve onu benden kabul eyle.Amellerimi riyadan temizle ve sevaplarını kat kat artır.Gün içindeki günahlarımı da bağışla.Sen çok bağışlayansın, merhametlisin,sevensin ve kerem sahibisin.”
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
Allahümme Salli Ala Seyyidina Muhammedin ve Ala Ali Seyyidina Muhammed
Yâ İlâhena! Efendimiz Muhammed'e ve Efendimiz Muhammed'in âline de salât eyle
Âmin
Cuma zaten hayırlıdır, Duası bereket, vakti rahmettir. O hayr ile müşerref olasınız
CUMAMIZ
Mübarek olsun
şöyle buyurmuştur
Dile hafif, mîzâna konduğunda ağır gelen ve Rahmân olan Allah'ı hoşnud eden iki cümle vardır
سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ
"Sübhanallahi ve bihamdihi sübhanallahi'l azim"
Ben, Allah'ı ulûhiyet makâmına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder ve O'na hamd ederim. Ben Azîm olan Allah'ı ulûhiyet makâmına yakışmayan sıfatlardan tekrar tenzih ederim."
(Buhari, Deavát 65, Eymán 19, Tevhid 58: Müslim, Zikir 31)
Allah'ım! Senin yarattığın yeni bir güne giriyorum. O yeni güne hayırlı bir şekilde girmeyi ve ondan Senin Mağfiretine ve rızana erişmiş olarak çıkmayı bana nasip eyle.Gün içinde bana iyilik yapmayı nasip eyle ve onu benden kabul eyle.Amellerimi riyadan temizle ve sevaplarını kat kat artır.Gün içindeki günahlarımı da bağışla.Sen çok bağışlayansın, merhametlisin,sevensin ve kerem sahibisin.”
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
Allahümme Salli Ala Seyyidina Muhammedin ve Ala Ali Seyyidina Muhammed
Yâ İlâhena! Efendimiz Muhammed'e ve Efendimiz Muhammed'in âline de salât eyle
Âmin
Cuma zaten hayırlıdır, Duası bereket, vakti rahmettir. O hayr ile müşerref olasınız
CUMAMIZ
Mübarek olsun
A'râf Süresi
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّحِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
"Eûzu billahi mineş-şeytânirracîm. Bismillahirrahmanirrahîm
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ, inneke entel alîmul"
"Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız.
Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur.
Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin."
148: Mûsâ’nın kavmi, kendisinin Tūr’a gitmesinin ardından süs takılarından böğürür gibi ses çıkaran bir buzağı heykeli yapıp ona tapınmaya başladılar. O heykelin kendileriyle konuşmadığının ve onlara bir yol göstermediğinin de mi farkında değillerdi? Buna rağmen onu tanrı edindiler ve zâlimlerden oldular.
149: Onlar, doğru yoldan saptıklarını anlayıp yaptıklarına pişmanlık içinde kıvranarak: “Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa, yemin olsun ki biz elbette bütün bütün kaybedenlerden oluruz” dediler.
TEFSİR:
Denizi geçince karşılaştıkları putperest kavimden etkilenerek içlerinde puta tapma sevdası alevlenen, fakat Hz. Mûsâ’nın son derece sert tepkisiyle karşılaşan İsrâiloğulları, bu arzularını gerçekleştirmek için âdeta fırsat kolluyorlardı. İşte Mûsâ (a.s.)’ın Tûr’a gidip orada 40 gün gibi uzun bir süre kalması bunun için bir fırsat teşkil etti. Tâhâ sûresinin 83-98. âyetlerinde daha geniş bir şekilde anlatıldığı üzere İsrâiloğulları, Mısır’dan çıkarken yanlarına almış oldukları Kıptîlere ait süs takılarını bir yere topladılar. İyi bir kuyumcu olan Sâmirî, bunları eritip buzağı şeklinde bir heykel yaptı. İçine bir takım özel borular yerleştirdi ve onu rüzgârın estiği istikâmete doğru çevirdi. Rüzgâr estikçe ondan buzağı sesine benzer bir böğürtü geliyordu. Bunun üzerine: “İşte sizin de, Mûsâ’nın ilâhı da budur. Fakat Mûsâ bunu unuttu, başka ilâh aramak üzere kalkıp dağlara gitti” (Tâhâ 20/88) dediler. Buzağıya tapıp, onun etrafında dönmeye başladılar. Belki biraz düşünebilselerdi, buzağı heykelinin kendileriyle konuşamayacak ve bir yol gösteremeyecek kadar değersiz bir şey olduğunu görecekler ve ona tapmaya cüret etmeyeceklerdi.
Burada uluhiyet sıfatı olarak “konuşmanın” ve “yol göstermenin” seçilmesi çok mânidardır. Çünkü Allah Teâlâ Hz. Mûsâ vasıtasıyla İsrâiloğulları ile konuşmuş, onların peygamberi olan Mûsâ (a.s.)’ı kelâmına muhatap kılmakla şereflendirmişti. İkinci olarak da Allah Teâlâ, bilhassa Mısır’dan çıkmak üzere harekete geçtikleri andan itibaren Mısır içinde, denizde ve çölde kendilerine yol gösteriyordu. İsrâiloğulları, Cenâb-ı Hakk’ın bu her iki büyük nimetine ve icraatına şâhittiler. Bunlara gücü yetmeyen bir şeyin ilâh olamayacağı açıktı. Fakat onların, bunu düşünecek halleri bile yoktu. Bu sebeple onu tanrı edindiler, câzibesine kapılıp ona tapındılar. Allah’ın emrine uygun davranmadıkları; Allah’a kulluğu bırakıp buzağıya taptıkları; hakikati bulmaları için verilen gözlerini, kulaklarını ve akıllarını yok saydıkları ve Hz. Mûsâ’nın talimatlarını unuttukları için zâlimler oldular.
Hz. Mûsâ Tûr’dan dönüp kavmini bu halde görünce, onlara yanlış bir iş yaptıklarını ve dinden saptıklarını söyledi. Onları azarlayıp buzağı heykelini ateşe attı (bk. Tâhâ 20/97). Bunun üzerine yaptıklarına son derece pişman oldular ve kendilerini bağışlaması için Allah’a yalvardılar.
149. âyetin haber verdiği bu durum, belirtildiği gibi Hz. Mûsâ’nın Tûr’dan dönmesinden sonra olmakla birlikte, onların yaptıkları işlerin bütünüyle pişmanlığa dönüştüğü daha net bir şekilde anlaşılması için önce zikredilmiş, bu işin nasıl gerçekleştiği de bu âyetin bir açıklaması olarak aşağıdaki âyetlerde şöyle haber verilmiştir:
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّحِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
"Eûzu billahi mineş-şeytânirracîm. Bismillahirrahmanirrahîm
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ, inneke entel alîmul"
"Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız.
Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur.
Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin."
148: Mûsâ’nın kavmi, kendisinin Tūr’a gitmesinin ardından süs takılarından böğürür gibi ses çıkaran bir buzağı heykeli yapıp ona tapınmaya başladılar. O heykelin kendileriyle konuşmadığının ve onlara bir yol göstermediğinin de mi farkında değillerdi? Buna rağmen onu tanrı edindiler ve zâlimlerden oldular.
149: Onlar, doğru yoldan saptıklarını anlayıp yaptıklarına pişmanlık içinde kıvranarak: “Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa, yemin olsun ki biz elbette bütün bütün kaybedenlerden oluruz” dediler.
TEFSİR:
Denizi geçince karşılaştıkları putperest kavimden etkilenerek içlerinde puta tapma sevdası alevlenen, fakat Hz. Mûsâ’nın son derece sert tepkisiyle karşılaşan İsrâiloğulları, bu arzularını gerçekleştirmek için âdeta fırsat kolluyorlardı. İşte Mûsâ (a.s.)’ın Tûr’a gidip orada 40 gün gibi uzun bir süre kalması bunun için bir fırsat teşkil etti. Tâhâ sûresinin 83-98. âyetlerinde daha geniş bir şekilde anlatıldığı üzere İsrâiloğulları, Mısır’dan çıkarken yanlarına almış oldukları Kıptîlere ait süs takılarını bir yere topladılar. İyi bir kuyumcu olan Sâmirî, bunları eritip buzağı şeklinde bir heykel yaptı. İçine bir takım özel borular yerleştirdi ve onu rüzgârın estiği istikâmete doğru çevirdi. Rüzgâr estikçe ondan buzağı sesine benzer bir böğürtü geliyordu. Bunun üzerine: “İşte sizin de, Mûsâ’nın ilâhı da budur. Fakat Mûsâ bunu unuttu, başka ilâh aramak üzere kalkıp dağlara gitti” (Tâhâ 20/88) dediler. Buzağıya tapıp, onun etrafında dönmeye başladılar. Belki biraz düşünebilselerdi, buzağı heykelinin kendileriyle konuşamayacak ve bir yol gösteremeyecek kadar değersiz bir şey olduğunu görecekler ve ona tapmaya cüret etmeyeceklerdi.
Burada uluhiyet sıfatı olarak “konuşmanın” ve “yol göstermenin” seçilmesi çok mânidardır. Çünkü Allah Teâlâ Hz. Mûsâ vasıtasıyla İsrâiloğulları ile konuşmuş, onların peygamberi olan Mûsâ (a.s.)’ı kelâmına muhatap kılmakla şereflendirmişti. İkinci olarak da Allah Teâlâ, bilhassa Mısır’dan çıkmak üzere harekete geçtikleri andan itibaren Mısır içinde, denizde ve çölde kendilerine yol gösteriyordu. İsrâiloğulları, Cenâb-ı Hakk’ın bu her iki büyük nimetine ve icraatına şâhittiler. Bunlara gücü yetmeyen bir şeyin ilâh olamayacağı açıktı. Fakat onların, bunu düşünecek halleri bile yoktu. Bu sebeple onu tanrı edindiler, câzibesine kapılıp ona tapındılar. Allah’ın emrine uygun davranmadıkları; Allah’a kulluğu bırakıp buzağıya taptıkları; hakikati bulmaları için verilen gözlerini, kulaklarını ve akıllarını yok saydıkları ve Hz. Mûsâ’nın talimatlarını unuttukları için zâlimler oldular.
Hz. Mûsâ Tûr’dan dönüp kavmini bu halde görünce, onlara yanlış bir iş yaptıklarını ve dinden saptıklarını söyledi. Onları azarlayıp buzağı heykelini ateşe attı (bk. Tâhâ 20/97). Bunun üzerine yaptıklarına son derece pişman oldular ve kendilerini bağışlaması için Allah’a yalvardılar.
149. âyetin haber verdiği bu durum, belirtildiği gibi Hz. Mûsâ’nın Tûr’dan dönmesinden sonra olmakla birlikte, onların yaptıkları işlerin bütünüyle pişmanlığa dönüştüğü daha net bir şekilde anlaşılması için önce zikredilmiş, bu işin nasıl gerçekleştiği de bu âyetin bir açıklaması olarak aşağıdaki âyetlerde şöyle haber verilmiştir:
Furkan Süresi 65. Ayet
رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ إِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًا
OKUNUŞU
Rabbenâsrif annâ azâbe cehenneme, inne .azâbehâ kâne garâmâ
ANLAMI
Rabbimiz! Cehennem azabını bizden" uzaklaştır. Şüphesiz onun azabı, ayrılıp ".kurtulması güç bir azaptır
Nitekim asr-ı saadette yaşanan şu hadise cehennem korkusunun kalbe tesirini göstermesi bakımından çok ibretlidir:
Ensâr'dan bir genç vardı. Kalbini cehennem korkusu sarmıştı. Cehennemden bahsedildiğinde ağlardı. Nihayetinde evine kapandı. Bu durum Allah Resûlü'ne haber verildi. Efendimiz gencin yanına geldi. Genç, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem.)'e hasretle baktı, hemen fırladı, Âlemlerin Efendisi'nin boynuna sarıldı ve rûhunu Hakk'a teslim ederek yere yığıldı. Fahr-i Kâinat Efendimiz şöyle buyurdu:
"-Kardeşinizi yıkayıp kefenleyin! Cehennem korkusu onun ciğerini parçalamış. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Allah onu ateşten korudu. Kim bir şeyi isterse onu elde etmenin yollarını arar, kim de bir şeyden korkarsa ondan kaçar." (Hâkim, el-Müstedrek, II, 536/3828; Ali el-Müttakî, III, 708/8526)
Hayırlı cumslar olsun
رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ إِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًا
OKUNUŞU
Rabbenâsrif annâ azâbe cehenneme, inne .azâbehâ kâne garâmâ
ANLAMI
Rabbimiz! Cehennem azabını bizden" uzaklaştır. Şüphesiz onun azabı, ayrılıp ".kurtulması güç bir azaptır
Nitekim asr-ı saadette yaşanan şu hadise cehennem korkusunun kalbe tesirini göstermesi bakımından çok ibretlidir:
Ensâr'dan bir genç vardı. Kalbini cehennem korkusu sarmıştı. Cehennemden bahsedildiğinde ağlardı. Nihayetinde evine kapandı. Bu durum Allah Resûlü'ne haber verildi. Efendimiz gencin yanına geldi. Genç, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem.)'e hasretle baktı, hemen fırladı, Âlemlerin Efendisi'nin boynuna sarıldı ve rûhunu Hakk'a teslim ederek yere yığıldı. Fahr-i Kâinat Efendimiz şöyle buyurdu:
"-Kardeşinizi yıkayıp kefenleyin! Cehennem korkusu onun ciğerini parçalamış. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Allah onu ateşten korudu. Kim bir şeyi isterse onu elde etmenin yollarını arar, kim de bir şeyden korkarsa ondan kaçar." (Hâkim, el-Müstedrek, II, 536/3828; Ali el-Müttakî, III, 708/8526)
Hayırlı cumslar olsun
. Sa'd ibni Ebi Vakkās radıyallahu anh şöyle dedi: Benim hakkımda, Allah'ın kitabında dört ayet indi.
Birincisi: Annem, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin dininden ayrılıp eski dinime dönmedikçe yiyip içmeyeceğine yemin etmişti. Bunun üzerine Lokman süresinin şu 15. âyet-i kerîmesi nazil oldu: "Eğer onlar, ilahlığına dair hiçbir bilgin olmayan şeyleri Bana ortak koşman için seni zorlayacak olurlarsa, o zaman onlara itaat etme. Yine de dünyada onlarla iyi geçin."
İkincisi: Ganimet henüz taksim edilmeden, hoşuma giden bir kılıcı almış ve Peygamber aleyhisselâma: "Ya Resûlallah! Bunu bana hibe et!" demiştim. Bunun üzerine Enfâl sûresinin şu 1. âyet-i kerîmesi nazil oldu: "Sana ganimetlerden soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah'a ve Resûlüne aittir."
Üçüncüsü: Bir defasında hastalanmıştım, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de ziyaretime gelmişti. O zaman kendisine: "Ya Resûlallah! Malımı taksim etmek istiyorum. Malımın yarısını, sadaka olarak dağıtılması için vasiyet edeyim mi?" diye sordum. "Hayır, etme!" buyurdu. Ben tekrar: "Üçte birini vasiyet edeyim mi?" diye sordum; sükût buyurdu. Bundan sonra malın üçte birinin vasiyet edilmesi câiz oldu.
Dördüncüsü: İçki henüz yasaklanmadan önce Ensar'dan bir toplulukla birlikte içki içmiştik. Aramızda kavga çıkmış, onlardan biri devenin çene kemiğiyle burnuma vurmuştu. Ben de Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme gidip olayı anlatınca, Allah Teâlâ içkiyi yasaklayan âyeti (Mäide 5/90) indirmişti.
Buhari /El -Edebü'l Müfred 1.Cilt
Syf 65-66
Birincisi: Annem, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin dininden ayrılıp eski dinime dönmedikçe yiyip içmeyeceğine yemin etmişti. Bunun üzerine Lokman süresinin şu 15. âyet-i kerîmesi nazil oldu: "Eğer onlar, ilahlığına dair hiçbir bilgin olmayan şeyleri Bana ortak koşman için seni zorlayacak olurlarsa, o zaman onlara itaat etme. Yine de dünyada onlarla iyi geçin."
İkincisi: Ganimet henüz taksim edilmeden, hoşuma giden bir kılıcı almış ve Peygamber aleyhisselâma: "Ya Resûlallah! Bunu bana hibe et!" demiştim. Bunun üzerine Enfâl sûresinin şu 1. âyet-i kerîmesi nazil oldu: "Sana ganimetlerden soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah'a ve Resûlüne aittir."
Üçüncüsü: Bir defasında hastalanmıştım, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de ziyaretime gelmişti. O zaman kendisine: "Ya Resûlallah! Malımı taksim etmek istiyorum. Malımın yarısını, sadaka olarak dağıtılması için vasiyet edeyim mi?" diye sordum. "Hayır, etme!" buyurdu. Ben tekrar: "Üçte birini vasiyet edeyim mi?" diye sordum; sükût buyurdu. Bundan sonra malın üçte birinin vasiyet edilmesi câiz oldu.
Dördüncüsü: İçki henüz yasaklanmadan önce Ensar'dan bir toplulukla birlikte içki içmiştik. Aramızda kavga çıkmış, onlardan biri devenin çene kemiğiyle burnuma vurmuştu. Ben de Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme gidip olayı anlatınca, Allah Teâlâ içkiyi yasaklayan âyeti (Mäide 5/90) indirmişti.
Buhari /El -Edebü'l Müfred 1.Cilt
Syf 65-66
۱۷ - بَابُ دَعْوَةِ الْوَالِدَيْنِ
17. ANNE VE BABANIN DUASI
٣٢ - عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:
ثَلَاثُ دَعَوَاتٍ مُسْتَجَابَاتٌ لَهُنَّ، لَا شَكٍّ فِيهِنَّ : دَعْوَةُ الْمَظْلُومِ، وَدَعْوَةُ الْمُسَافِرِ، وَدَعْوَةُ الْوَالِدِ عَلَى وَلَدِهِ.
32. Ebû Hüreyre radıyallahu anhdan rivayet edildiğine göre, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Makbûl olduğunda şüphe bulunmayan üç duâ vardır:
Mazlûmun duâsı, misâfirin duâsı, babanın çocuğuna duâsı."
Hadislerden Öğrendiklerimiz
1. Allah Teâlâ üç kimsenin duâsını geri çevirmez: Mazlûmun duasını, misafirin duâsını ve ana-babanın çocuğuna olan duâsını kabul eder.
2. Annenin duâsı veya bedduâsı da aynı şekilde Allah katında makbüldür.
3. Bir evlat, anne ve babasının duâsını almalı, onların bedduasını celbedecek davranışlardan kaçınmalıdır.
Buhari /El -Edebü'l Müfred 1. Cilt
Syf 76 -77
17. ANNE VE BABANIN DUASI
٣٢ - عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:
ثَلَاثُ دَعَوَاتٍ مُسْتَجَابَاتٌ لَهُنَّ، لَا شَكٍّ فِيهِنَّ : دَعْوَةُ الْمَظْلُومِ، وَدَعْوَةُ الْمُسَافِرِ، وَدَعْوَةُ الْوَالِدِ عَلَى وَلَدِهِ.
32. Ebû Hüreyre radıyallahu anhdan rivayet edildiğine göre, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Makbûl olduğunda şüphe bulunmayan üç duâ vardır:
Mazlûmun duâsı, misâfirin duâsı, babanın çocuğuna duâsı."
Hadislerden Öğrendiklerimiz
1. Allah Teâlâ üç kimsenin duâsını geri çevirmez: Mazlûmun duasını, misafirin duâsını ve ana-babanın çocuğuna olan duâsını kabul eder.
2. Annenin duâsı veya bedduâsı da aynı şekilde Allah katında makbüldür.
3. Bir evlat, anne ve babasının duâsını almalı, onların bedduasını celbedecek davranışlardan kaçınmalıdır.
Buhari /El -Edebü'l Müfred 1. Cilt
Syf 76 -77
📚 🌸NE İLE MEŞGÚLÜZ📕📖
,"Hulûsi ağabeyin notlarıdır:"📌
🖋️" Sen bir şey ile meşgul olursan o şey seni meşgul eder bir surete çevrilir". Yâni onun seninle meşguliyeti seni meşgul etmesi var ki o daha devamlıdır. Çünki senin onunla zâhiren meşguliyetin, onun seni, mânen, ruhen, kalben meşgul etmesine vesile olur.
🖋️ *Şimdi* , *senin meşguliyetin dünyevi muameleler ile olursa dünya ve dünyevi işler senin kalbini ruhunu meşgul eder* , uzun zaman rahatsız eder ve kararsız eder,oyalatır. Çünki kalb dünya ile tatmin olmaz, meşgalesi son bulmaz.
🖋️ *Eğer meşguliyetin nur ve mâna ile olursa o nur ve o mâna kalbde yerleşir* ve seni devamlı meşgul eder. Şu meşguliyet kararlı tatminkar sıkıntısızdır. Çünki nurludur. Mevcud zaman çabuk geçer sıkılmazsın bilakis zamanın daha çoğalmasını açılmasını istersin. Çünki tatlı ve sürurlu ve nurlu geçer. Şu suret şu tarz nurlu tefekküri derslerin bir hâsiyetidir. Yâni kendine has özelliğidir.
🖋️ *Elden geldiği kadar tefekküri derslerle meşgul olalım* , tâ ki devamlı nur ve mâna bizi meşgul etsin. Ve âlemi mânaları kalb ve ruhumuzda ve nazarımızda nurlu ve sürurlu hayatdar ve ünsiyetli levhalara çevrilsin..
,"Hulûsi ağabeyin notlarıdır:"📌
🖋️" Sen bir şey ile meşgul olursan o şey seni meşgul eder bir surete çevrilir". Yâni onun seninle meşguliyeti seni meşgul etmesi var ki o daha devamlıdır. Çünki senin onunla zâhiren meşguliyetin, onun seni, mânen, ruhen, kalben meşgul etmesine vesile olur.
🖋️ *Şimdi* , *senin meşguliyetin dünyevi muameleler ile olursa dünya ve dünyevi işler senin kalbini ruhunu meşgul eder* , uzun zaman rahatsız eder ve kararsız eder,oyalatır. Çünki kalb dünya ile tatmin olmaz, meşgalesi son bulmaz.
🖋️ *Eğer meşguliyetin nur ve mâna ile olursa o nur ve o mâna kalbde yerleşir* ve seni devamlı meşgul eder. Şu meşguliyet kararlı tatminkar sıkıntısızdır. Çünki nurludur. Mevcud zaman çabuk geçer sıkılmazsın bilakis zamanın daha çoğalmasını açılmasını istersin. Çünki tatlı ve sürurlu ve nurlu geçer. Şu suret şu tarz nurlu tefekküri derslerin bir hâsiyetidir. Yâni kendine has özelliğidir.
🖋️ *Elden geldiği kadar tefekküri derslerle meşgul olalım* , tâ ki devamlı nur ve mâna bizi meşgul etsin. Ve âlemi mânaları kalb ve ruhumuzda ve nazarımızda nurlu ve sürurlu hayatdar ve ünsiyetli levhalara çevrilsin..
❤1
Üç Şey Üç şeyin İçinde
Büyük velîlerden Ebü'l-Hasan Yahya el-Kâhirî rahmetullahi aleyh anlatıyor:
Mısır'a geldiğimde Zünnûn-i Mısrînin sohbet halkasına katıldım. İçimde benim o meclistekilerden daha üstün olduğum duygusu vardı. Zünnûn-i Mısrî beni görünce şöyle dedi:
Böyle yapma! Çünkü Allah üç şeyi üç şeyin içinde gizlemiştir:
Gazabını kendisine karşı işlenen günahta,
Rızasını O'na itaatte
Velîliği de kulları arasında...
O'na karşı yapılan hiçbir kusur ve isyanı küçük görme; kim bilir belki de Allah'ın gazabı ondadır. Allah'a itaatte de hiçbir şeyi küçük görme; belki de Allah'ın rızası ondadır. Allah'ın mahlûkatından da kimseyi küçük görme; belki de bir evliyasıdır.
Büyük velîlerden Ebü'l-Hasan Yahya el-Kâhirî rahmetullahi aleyh anlatıyor:
Mısır'a geldiğimde Zünnûn-i Mısrînin sohbet halkasına katıldım. İçimde benim o meclistekilerden daha üstün olduğum duygusu vardı. Zünnûn-i Mısrî beni görünce şöyle dedi:
Böyle yapma! Çünkü Allah üç şeyi üç şeyin içinde gizlemiştir:
Gazabını kendisine karşı işlenen günahta,
Rızasını O'na itaatte
Velîliği de kulları arasında...
O'na karşı yapılan hiçbir kusur ve isyanı küçük görme; kim bilir belki de Allah'ın gazabı ondadır. Allah'a itaatte de hiçbir şeyi küçük görme; belki de Allah'ın rızası ondadır. Allah'ın mahlûkatından da kimseyi küçük görme; belki de bir evliyasıdır.
الْحَمْدُ لِلَّهِ وَحْدَهُ
وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى مَنْ لا نَبِيَّ بَعْدَهُ )
Hamd, yalnızca Allah'adır. Kendisinden sonra" Peygamber gelmeyecek olan Efendimiz Hz. ".Muhammed'e Salât ve selâm olsun
اسْتَغْفِرُ اللهَ الْعَظِيمَ الْكَرِيمَ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْحَيَّ الْقَيُّومَ وَأَتُوبُ إِلَيْهِ
Estağfirullahel azîm el kerîm ellezî lâ ilahe illa hüvel hayyel kayyûme ve etûbü ileyh
Azamet ve Kerem sahibi olan Azîm, Kerîm," kendisinden başka ilâh olmayan, ezelî ve ebedî hayat sahibi olan Hayy ve her şeyi ayakta tutan Kayyûm olan Allah'dan mağfiret diliyor ve tevbe .ediyorum
🌿🌿🌿🌿🌿🌹
Allah'ım, kulağımın şerrinden, gözümün şerrinden, dilimin şerrinden, kalbimin şerrinden ve şehvetimin şerrinden Sana sığınıyorum.
Senden, kurtuluşu, yasaklardan uzak durmayı, tok gözlülüğü istiyorum.
Allah'ım gücümün tükenişini, çaremin bitişini ve insanların gözünde değersiz görülüşümü yalnız sana şikâyet ediyorum. Ey merhamet edenlerin en merhametlisi, beni kime havale ediyorsun?
Beni bütün kabalığıyla karşılayacak bir düşmanıma mı, yoksa işimi elime verdiğim bir yakınıma mı? Sen bana kızgın olmadıktan sonra başkasının düşmanlığına hiç önem vermem.
Allah'ım sen razı oluncaya kadar Senin rızanı dilemeye devam edeceğim.Allah'ım, Senden iffetli yaşamayı; dünyam, dinim, aile fertlerim ve malım hakkında sağlığı ve güvenliği istiyorum.
Eksiklerimi ört, korkumu güvenliğe çevir.
Önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan ve üstümden gelecek günah ve felaketlere karşı beni koru.
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
Allahümme Salli Ala Seyyidina Muhammedin ve Ala Ali Seyyidina Muhammed
Yâ İlâhena! Efendimiz Muhammed'e ve Efendimiz Muhammed'in âline de salât eyle
وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى مَنْ لا نَبِيَّ بَعْدَهُ )
Hamd, yalnızca Allah'adır. Kendisinden sonra" Peygamber gelmeyecek olan Efendimiz Hz. ".Muhammed'e Salât ve selâm olsun
اسْتَغْفِرُ اللهَ الْعَظِيمَ الْكَرِيمَ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْحَيَّ الْقَيُّومَ وَأَتُوبُ إِلَيْهِ
Estağfirullahel azîm el kerîm ellezî lâ ilahe illa hüvel hayyel kayyûme ve etûbü ileyh
Azamet ve Kerem sahibi olan Azîm, Kerîm," kendisinden başka ilâh olmayan, ezelî ve ebedî hayat sahibi olan Hayy ve her şeyi ayakta tutan Kayyûm olan Allah'dan mağfiret diliyor ve tevbe .ediyorum
🌿🌿🌿🌿🌿🌹
Allah'ım, kulağımın şerrinden, gözümün şerrinden, dilimin şerrinden, kalbimin şerrinden ve şehvetimin şerrinden Sana sığınıyorum.
Senden, kurtuluşu, yasaklardan uzak durmayı, tok gözlülüğü istiyorum.
Allah'ım gücümün tükenişini, çaremin bitişini ve insanların gözünde değersiz görülüşümü yalnız sana şikâyet ediyorum. Ey merhamet edenlerin en merhametlisi, beni kime havale ediyorsun?
Beni bütün kabalığıyla karşılayacak bir düşmanıma mı, yoksa işimi elime verdiğim bir yakınıma mı? Sen bana kızgın olmadıktan sonra başkasının düşmanlığına hiç önem vermem.
Allah'ım sen razı oluncaya kadar Senin rızanı dilemeye devam edeceğim.Allah'ım, Senden iffetli yaşamayı; dünyam, dinim, aile fertlerim ve malım hakkında sağlığı ve güvenliği istiyorum.
Eksiklerimi ört, korkumu güvenliğe çevir.
Önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan ve üstümden gelecek günah ve felaketlere karşı beni koru.
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
Allahümme Salli Ala Seyyidina Muhammedin ve Ala Ali Seyyidina Muhammed
Yâ İlâhena! Efendimiz Muhammed'e ve Efendimiz Muhammed'in âline de salât eyle
KAZAYA VE BELAYA KARŞI OKUNACAK SALÂVAT-I ŞERİFE
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمْ يَا عُدَّتِي عِنْدَ شِدَّتِي وَيَا غَوْنِي عِنْدَ كُرْبَتِي وَيَا حَارِسِي عِنْدَ كُلِّ مُصِيبَتِي وَيَا حَافِظِي عِنْدَ كُلِّ بَلِيَّتِي وَصَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمْ
"Allahumme salli alâ seyyidina muhammedin ve âlihi ve sahbihi ve sellim. Ya iddeti inde şiddeti, ve yå gavsi inde kürbeti, ve ya hârisi inde kulli musibeti, ve ya hafizi inde kulli belliyyeti, ve salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ve sellim."
Anlamı
"Allah'im Efendimiz Muhammed'e (s.a.v.) aline ve ashabina salát ve selâm eyle, Ey sıkıntı anlarımda destekçim, Ey kederli anlarımda yardımcım, Ey her musibette bekçim, Ey her belâ ânında koruyucum, Allah'ım! Efendimiz Muhammed'e (sav) âline ve ashabina salat ve selâm eyle."
Fazileti
Emir Buhari hazretleri buyuruyorlar ki;
Her kim bu duayı sabah okursa semadan yağmur yağıp sel olsa akşama kadar ona bir zarar veremez.yine sabahleyin okursa sabaha kadar kendisine hiçbir zarar ve musibet dokunmaz. Yetmiş melek her zaman o kimseyi koruma altında bulundurur.gerek semavi ve gerekse yeryüzü afetlerinden ve şerli insanların her türlü kötülüğünden emin olursun
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمْ يَا عُدَّتِي عِنْدَ شِدَّتِي وَيَا غَوْنِي عِنْدَ كُرْبَتِي وَيَا حَارِسِي عِنْدَ كُلِّ مُصِيبَتِي وَيَا حَافِظِي عِنْدَ كُلِّ بَلِيَّتِي وَصَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمْ
"Allahumme salli alâ seyyidina muhammedin ve âlihi ve sahbihi ve sellim. Ya iddeti inde şiddeti, ve yå gavsi inde kürbeti, ve ya hârisi inde kulli musibeti, ve ya hafizi inde kulli belliyyeti, ve salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ve sellim."
Anlamı
"Allah'im Efendimiz Muhammed'e (s.a.v.) aline ve ashabina salát ve selâm eyle, Ey sıkıntı anlarımda destekçim, Ey kederli anlarımda yardımcım, Ey her musibette bekçim, Ey her belâ ânında koruyucum, Allah'ım! Efendimiz Muhammed'e (sav) âline ve ashabina salat ve selâm eyle."
Fazileti
Emir Buhari hazretleri buyuruyorlar ki;
Her kim bu duayı sabah okursa semadan yağmur yağıp sel olsa akşama kadar ona bir zarar veremez.yine sabahleyin okursa sabaha kadar kendisine hiçbir zarar ve musibet dokunmaz. Yetmiş melek her zaman o kimseyi koruma altında bulundurur.gerek semavi ve gerekse yeryüzü afetlerinden ve şerli insanların her türlü kötülüğünden emin olursun
A'râf Süresi
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّحِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
"Eûzu billahi mineş-şeytânirracîm. Bismillahirrahmanirrahîm
150: Mûsâ, son derece öfkeli ve üzgün bir halde kavmine dönünce: “Ben gittikten sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız. Rabbinizin emrini çarçabuk terk mi ediverdiniz?” diye çıkıştı. Elindeki Tevrat levhalarını yere bıraktı; kardeşi Hârûn’un başından tutup kendine doğru çekmeye başladı. Kardeşi de: “Anamın oğlu! İnan ki bu topluluk beni bir hiç yerine koydu. Az kalsın beni öldürüyorlardı. Şimdi kalkıp bana düşmanları sevindirecek bir şey yapma ve beni bu zâlimler güruhuyla bir tutma” dedi.
TEFSİR:
Hz. Mûsâ Tur’dan dönerken kavminin buzağıya taptığını haber almıştı. (bk. Tâhâ 20/85) Bu sebeple son derece kızgın, öfkeli ve üzgün bir halde döndü.[1] Kendisi yokken yaptıkları, Allah’ın gazabını celbedecek fevkalâde kötü işten dolayı onları azarladı. Öfkesine hâkim olamayarak elindeki Tevrat levhalarını yere bıraktı. Kavmini buzağıya tapmaktan alıkoymadığını, en azından bu vazifesini îfâda gevşek davrandığını sanarak kardeşi Hârûn’un kafasını tutup kendine doğru çekmeye başladı. Hz. Hârûn, ana-baba bir öz kardeş olmalarına rağmen, kardeşinin şefkat ve merhamet duygularını harekete geçirip kendisine yumuşak davranmasını sağlamak niyetiyle Hz. Mûsâ’ya “Anamın oğlu!” diye hitap etti. Sonra da hakkındaki yanlış düşüncesini gidermek maksadıyla, onları buzağıya tapmaktan alıkoymak için tüm gücünü harcadığını, fakat buna muvaffak olamadığını, sonunda kendisini hırpalayıp neredeyse öldürmeye kastettiklerini anlatmaya çalıştı. Son olarak ondan, düşmanlarını sevindirecek ve üzerine güldürecek bir davranışta bulunmamasını ve kendisini zalimlerle bir tutmamasını istedi.
Hz. Hârûn, kardeşinin öfkesini böyle zarîf ve belîğ bir yumuşaklıkla karşıladı. Bu itidalli ve vakur davranış, Mûsâ (a.s.)’ın öfkesinin sakinleşmesine yardımcı oldu. Bu vesileyle kendisine gelen Hz. Mûsâ, Cenâb-ı Hakk’a yalvararak kendisi ve kardeşi için bağışlanma diledi. İşlediği bir suçu olmadığı halde kardeşine yaptığından dolayı kendisini; kavminin buzağıya tapmalarına mani olmakta bir kusuru varsa, mesela savaşması gerektiği halde savaşmadıysa, kardeşini bağışlamasını istedi. Bu, aynı zamanda kardeşine bir özür dileme ve düşmanlarına karşı ona bir sevgi ızhârı mânası taşımaktaydı. Sonra Mûsâ (a.s.) Allah’tan, yalnız günahlarını bağışlamakla kalmayıp, kendilerini rahmetine, fazlasıyla nimet ve ikramına eriştirmesini, lutuf ve ihsanına garketmesini niyaz etti. Çünkü Allah, merhametlilerin en merhametlisidir. Kuluna ana-baba ve diğer dostlarından daha çok merhamet eder. O halde kulun dünya ve âhirette dâimâ Allah’ın nihâyetsiz rahmeti içinde bulunmayı ümid etmesinden daha tabii bir durum yoktur.
Buzağıya tapanların durumuna gelince:
[1] Burada şöyle bir işâri mâna hissedilir: Tûr dağında Cenâb-ı Hak ile buluşan, O’nun beşer hissiyatına akseden yönüyle tarifsiz halâvetteki kelâmını işiten Mûsâ (a.s.), oradan döndüğünde kavmini binlerce derece bir titizlikle ilâhî buyruklara ve kendi tâlimatlarına uyduklarını, kendi aralarında son derece bir uyum, birlik ve beraberlik halinde olduklarını görseydi bile, Allah’ın kelâmını işitmekten mahrum bırakılarak ağyârı müşâhedeye döndürülmekle tabi tutulduğu imtihan sebebiyle yine de bir ıstırab ve huzursuzluk içinde olması beklenirdi. Halbuki, Tûr’da yaşadığı o ulvî hâlin ve teneffüs ettiği o lahûtî demlerin akabinde, dönüp geldiğinde kavmini hak yoldan sapmış ve buzağıyı ilâh edinmiş halde görünce nasıl bir sıkıntı, üzüntü ve ıstırab içine düştüğünü düşünmek gerekir. Gerçekten şu mihnetlerden hangisinin Mûsâ (a.s.) daha ağır geldiği bilinemez:
1. Allah’ın kelâmını işitmek nimetini kaybetmiş olmak,
2. “Sen beni asla göremezsin” hitabıyla Allah’ı görmeyi istemekten engellenmiş olmak,
3. İsrâiloğullarının fitneye düşüp, şehvetlerinin kalplerini istila etmesi sebebiyle buzağıya ibâdet ettiklerini görmek. Sübhânallah! Allah’ın, peygamberlerine ve velîlerine olan belâ ve imtihanları ne kadar da şiddetli! (Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, I, 358
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّحِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
"Eûzu billahi mineş-şeytânirracîm. Bismillahirrahmanirrahîm
150: Mûsâ, son derece öfkeli ve üzgün bir halde kavmine dönünce: “Ben gittikten sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız. Rabbinizin emrini çarçabuk terk mi ediverdiniz?” diye çıkıştı. Elindeki Tevrat levhalarını yere bıraktı; kardeşi Hârûn’un başından tutup kendine doğru çekmeye başladı. Kardeşi de: “Anamın oğlu! İnan ki bu topluluk beni bir hiç yerine koydu. Az kalsın beni öldürüyorlardı. Şimdi kalkıp bana düşmanları sevindirecek bir şey yapma ve beni bu zâlimler güruhuyla bir tutma” dedi.
TEFSİR:
Hz. Mûsâ Tur’dan dönerken kavminin buzağıya taptığını haber almıştı. (bk. Tâhâ 20/85) Bu sebeple son derece kızgın, öfkeli ve üzgün bir halde döndü.[1] Kendisi yokken yaptıkları, Allah’ın gazabını celbedecek fevkalâde kötü işten dolayı onları azarladı. Öfkesine hâkim olamayarak elindeki Tevrat levhalarını yere bıraktı. Kavmini buzağıya tapmaktan alıkoymadığını, en azından bu vazifesini îfâda gevşek davrandığını sanarak kardeşi Hârûn’un kafasını tutup kendine doğru çekmeye başladı. Hz. Hârûn, ana-baba bir öz kardeş olmalarına rağmen, kardeşinin şefkat ve merhamet duygularını harekete geçirip kendisine yumuşak davranmasını sağlamak niyetiyle Hz. Mûsâ’ya “Anamın oğlu!” diye hitap etti. Sonra da hakkındaki yanlış düşüncesini gidermek maksadıyla, onları buzağıya tapmaktan alıkoymak için tüm gücünü harcadığını, fakat buna muvaffak olamadığını, sonunda kendisini hırpalayıp neredeyse öldürmeye kastettiklerini anlatmaya çalıştı. Son olarak ondan, düşmanlarını sevindirecek ve üzerine güldürecek bir davranışta bulunmamasını ve kendisini zalimlerle bir tutmamasını istedi.
Hz. Hârûn, kardeşinin öfkesini böyle zarîf ve belîğ bir yumuşaklıkla karşıladı. Bu itidalli ve vakur davranış, Mûsâ (a.s.)’ın öfkesinin sakinleşmesine yardımcı oldu. Bu vesileyle kendisine gelen Hz. Mûsâ, Cenâb-ı Hakk’a yalvararak kendisi ve kardeşi için bağışlanma diledi. İşlediği bir suçu olmadığı halde kardeşine yaptığından dolayı kendisini; kavminin buzağıya tapmalarına mani olmakta bir kusuru varsa, mesela savaşması gerektiği halde savaşmadıysa, kardeşini bağışlamasını istedi. Bu, aynı zamanda kardeşine bir özür dileme ve düşmanlarına karşı ona bir sevgi ızhârı mânası taşımaktaydı. Sonra Mûsâ (a.s.) Allah’tan, yalnız günahlarını bağışlamakla kalmayıp, kendilerini rahmetine, fazlasıyla nimet ve ikramına eriştirmesini, lutuf ve ihsanına garketmesini niyaz etti. Çünkü Allah, merhametlilerin en merhametlisidir. Kuluna ana-baba ve diğer dostlarından daha çok merhamet eder. O halde kulun dünya ve âhirette dâimâ Allah’ın nihâyetsiz rahmeti içinde bulunmayı ümid etmesinden daha tabii bir durum yoktur.
Buzağıya tapanların durumuna gelince:
[1] Burada şöyle bir işâri mâna hissedilir: Tûr dağında Cenâb-ı Hak ile buluşan, O’nun beşer hissiyatına akseden yönüyle tarifsiz halâvetteki kelâmını işiten Mûsâ (a.s.), oradan döndüğünde kavmini binlerce derece bir titizlikle ilâhî buyruklara ve kendi tâlimatlarına uyduklarını, kendi aralarında son derece bir uyum, birlik ve beraberlik halinde olduklarını görseydi bile, Allah’ın kelâmını işitmekten mahrum bırakılarak ağyârı müşâhedeye döndürülmekle tabi tutulduğu imtihan sebebiyle yine de bir ıstırab ve huzursuzluk içinde olması beklenirdi. Halbuki, Tûr’da yaşadığı o ulvî hâlin ve teneffüs ettiği o lahûtî demlerin akabinde, dönüp geldiğinde kavmini hak yoldan sapmış ve buzağıyı ilâh edinmiş halde görünce nasıl bir sıkıntı, üzüntü ve ıstırab içine düştüğünü düşünmek gerekir. Gerçekten şu mihnetlerden hangisinin Mûsâ (a.s.) daha ağır geldiği bilinemez:
1. Allah’ın kelâmını işitmek nimetini kaybetmiş olmak,
2. “Sen beni asla göremezsin” hitabıyla Allah’ı görmeyi istemekten engellenmiş olmak,
3. İsrâiloğullarının fitneye düşüp, şehvetlerinin kalplerini istila etmesi sebebiyle buzağıya ibâdet ettiklerini görmek. Sübhânallah! Allah’ın, peygamberlerine ve velîlerine olan belâ ve imtihanları ne kadar da şiddetli! (Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, I, 358
.
"Muhakkak ki her şeyin bir kıymeti vardır. Kalbin kıymeti, Allah'tan gelene razı olmaktır."
Ahmed b. Hanbel
Allahım, Senden, sağlıklı olmayı, afiyet, namuslu yaşamayı, emaneti gözetmeyi, güzel ahlakı ve kaderden razı olmayı istiyorum. Ey merhamet sahiplerinin en merhametlisi! Merhametin hakkı için bunları bana ver!
Âmin
(Kenzu'l-Ummal,h.No: 5093)
"Muhakkak ki her şeyin bir kıymeti vardır. Kalbin kıymeti, Allah'tan gelene razı olmaktır."
Ahmed b. Hanbel
Allahım, Senden, sağlıklı olmayı, afiyet, namuslu yaşamayı, emaneti gözetmeyi, güzel ahlakı ve kaderden razı olmayı istiyorum. Ey merhamet sahiplerinin en merhametlisi! Merhametin hakkı için bunları bana ver!
Âmin
(Kenzu'l-Ummal,h.No: 5093)
A‘râf Sûresi’nde Rabbimiz buyuruyor ki:
“Nice memleketleri helâk ettik. Onlara azabımız gece uykusuna dalmışken yahut gündüz istirahat hâlinde iken gelmişti. Azabımız kendilerine geldiğinde, ‘Gerçekten biz zalimler olmuştuk.’ demekten başka söyleyecekleri kalmamıştı.”
(A‘râf, 4-5)
Bu ayetlerde azabın gelişinden ziyade, geldiği vakitler üzerinde uzun uzun düşünüyorum:
Gece uykusu…
Gündüz istirahati…
İnsanın en rahat olduğu, kendini emniyette hissettiği, gardını indirdiği vakitler.
Meselenin en ürpertici tarafı tam burada başlıyor. Çünkü insan çoğu zaman felâketten değil, emniyet vehminden kaybediyor. Başına hiçbir şey gelmeyeceğine inandığı, her şeyin yolunda olduğunu düşündüğü, kalbini yoklamaya artık ihtiyaç duymadığı zamanlarda kaybediyor.
Bunun günümüzdeki karşılığına genel olarak gaflet diyoruz.
Gaflet, sözlükte “fark etmeme, habersiz olmak” diye geçiyor. Yani uçurumun kenarında seksek oynamak, mayın tarlasında gülerek uçurtma uçurmak, kömürden zehirlenirken üzerine çöken o tatlı uykuya teslim olmak. Bütün perdeleri kapattığımız için güneşi görmeyip karanlık bir odada yaktığımız küçücük bir muma methiyeler dizmektir gaflet
İnsan kendi küçük ışığına öylesine hayran oluyor ki dışarıdaki güneşi unutuyor. Kendi aklını yeterli, kendi düzenini sağlam, kendi imkânlarını kalıcı, kendi hâlini emniyetli zannediyor.
Ve gaflet tam da burada başlıyor:
Kulun, Allah’a muhtaç olduğunu unutacak kadar acziyetini unutacak kadar kendisine alışmasıyla…
Bu yüzden başımıza bir şey gelmeyi beklemeden, her şey yolundayken, bir kaç adım geriye gidip kalbine bakmalı insan
Neye alıştım?
Neyi artık sorgulamıyorum?
Hangi nimet beni şükre değil rehavete götürdü?
Hangi rahatlık kalbimi uyuşturdu?
Allah ile arama sessizce neler girdi?
Gafletin felaketi öyle büyük adımlar ile, yüksek sesler ile bağıra çağıra gelmiyor. Yavaş yavaş, sessizce insanı sürüklüyor. Bazen küçük bir unutma ile başlıyor, bazen küçük dediğimiz bir taviz ile, bazen ne gerek var dediğimiz bir sohbet halkasına artık gitmemek ile, bazen elimizden bıraktığınız bir kitap, bir tespih ile geliyor felaket ve insan yaratılış gayesini unutuyor..
Sonra insan unuttuğunu da unutuyor!
İşte gafletin en korkutucu tarafı belki de budur: Uyuyan insan uyuduğunu biliyor, gafil insan kendinin uyanık olduğunu zannediyor
İnsan bu penceren bakınca hayatındaki imtihanlarına şükrediyor. Çünkü bazı sarsıntılar rahmettir. Bazı huzursuzluklar rahmettir. Ayağımıza takılan taşlar rahmettir. Kalbine ansızın kalbe düşen, “Ben ne yapıyorum?” sorusu bile rahmettir. Rabbim bizi, kalbimizi uyanık tutmak istiyor. Nimet vererek değil, uyandırarak koruyor.
Helak konusuna gelince de, çok gerilerde kaldı diye düşünmeyin.. Allah’ı ve yaratılış gayemizi unuttuğumuz, Kur’an-ı Kerim ile, zikir ile namaz ile, ilim ile bağımızı kestiğimiz her gün aslında helakımıza doğru attığımız bir adımdır..
Başımıza bir şey gelmesini beklemeyelim. Bir şeylerin yıkılmasını, bir nimetin elimizden alınmasını beklemeyelim..
Kalbimize dönmemiz lazım. Mum ışığına aldanmayı bırakarak perdeleri açmamız lazım. Bize tertemiz emanet edilen bu kalbin, bu aklın, bu ruhun hakkını vermek lazım.
Ölüm bizi gelip uyandırmadan önce. Rabbim bizleri gafletten uyananlardan eylesin..
Amin amin amin
“Nice memleketleri helâk ettik. Onlara azabımız gece uykusuna dalmışken yahut gündüz istirahat hâlinde iken gelmişti. Azabımız kendilerine geldiğinde, ‘Gerçekten biz zalimler olmuştuk.’ demekten başka söyleyecekleri kalmamıştı.”
(A‘râf, 4-5)
Bu ayetlerde azabın gelişinden ziyade, geldiği vakitler üzerinde uzun uzun düşünüyorum:
Gece uykusu…
Gündüz istirahati…
İnsanın en rahat olduğu, kendini emniyette hissettiği, gardını indirdiği vakitler.
Meselenin en ürpertici tarafı tam burada başlıyor. Çünkü insan çoğu zaman felâketten değil, emniyet vehminden kaybediyor. Başına hiçbir şey gelmeyeceğine inandığı, her şeyin yolunda olduğunu düşündüğü, kalbini yoklamaya artık ihtiyaç duymadığı zamanlarda kaybediyor.
Bunun günümüzdeki karşılığına genel olarak gaflet diyoruz.
Gaflet, sözlükte “fark etmeme, habersiz olmak” diye geçiyor. Yani uçurumun kenarında seksek oynamak, mayın tarlasında gülerek uçurtma uçurmak, kömürden zehirlenirken üzerine çöken o tatlı uykuya teslim olmak. Bütün perdeleri kapattığımız için güneşi görmeyip karanlık bir odada yaktığımız küçücük bir muma methiyeler dizmektir gaflet
İnsan kendi küçük ışığına öylesine hayran oluyor ki dışarıdaki güneşi unutuyor. Kendi aklını yeterli, kendi düzenini sağlam, kendi imkânlarını kalıcı, kendi hâlini emniyetli zannediyor.
Ve gaflet tam da burada başlıyor:
Kulun, Allah’a muhtaç olduğunu unutacak kadar acziyetini unutacak kadar kendisine alışmasıyla…
Bu yüzden başımıza bir şey gelmeyi beklemeden, her şey yolundayken, bir kaç adım geriye gidip kalbine bakmalı insan
Neye alıştım?
Neyi artık sorgulamıyorum?
Hangi nimet beni şükre değil rehavete götürdü?
Hangi rahatlık kalbimi uyuşturdu?
Allah ile arama sessizce neler girdi?
Gafletin felaketi öyle büyük adımlar ile, yüksek sesler ile bağıra çağıra gelmiyor. Yavaş yavaş, sessizce insanı sürüklüyor. Bazen küçük bir unutma ile başlıyor, bazen küçük dediğimiz bir taviz ile, bazen ne gerek var dediğimiz bir sohbet halkasına artık gitmemek ile, bazen elimizden bıraktığınız bir kitap, bir tespih ile geliyor felaket ve insan yaratılış gayesini unutuyor..
Sonra insan unuttuğunu da unutuyor!
İşte gafletin en korkutucu tarafı belki de budur: Uyuyan insan uyuduğunu biliyor, gafil insan kendinin uyanık olduğunu zannediyor
İnsan bu penceren bakınca hayatındaki imtihanlarına şükrediyor. Çünkü bazı sarsıntılar rahmettir. Bazı huzursuzluklar rahmettir. Ayağımıza takılan taşlar rahmettir. Kalbine ansızın kalbe düşen, “Ben ne yapıyorum?” sorusu bile rahmettir. Rabbim bizi, kalbimizi uyanık tutmak istiyor. Nimet vererek değil, uyandırarak koruyor.
Helak konusuna gelince de, çok gerilerde kaldı diye düşünmeyin.. Allah’ı ve yaratılış gayemizi unuttuğumuz, Kur’an-ı Kerim ile, zikir ile namaz ile, ilim ile bağımızı kestiğimiz her gün aslında helakımıza doğru attığımız bir adımdır..
Başımıza bir şey gelmesini beklemeyelim. Bir şeylerin yıkılmasını, bir nimetin elimizden alınmasını beklemeyelim..
Kalbimize dönmemiz lazım. Mum ışığına aldanmayı bırakarak perdeleri açmamız lazım. Bize tertemiz emanet edilen bu kalbin, bu aklın, bu ruhun hakkını vermek lazım.
Ölüm bizi gelip uyandırmadan önce. Rabbim bizleri gafletten uyananlardan eylesin..
Amin amin amin
Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber'e salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin." (Ahzab Suresi, 56)
Hafız İmam İbn Kesîr (rahimehullah) şöyle der:
Allah Teâlâ, kulunun ve peygamberinin kendi katındaki ve yüce âlemdeki makamını kullarına bildirmiştir. Allah, onu kendisine yakın olan meleklerin huzurunda över ve melekler de ona salât ederler. Ardından yeryüzündeki müminlere de Peygamber'e salât etmelerini ve selâm vermelerini emretmiştir.
Böylece Peygamberimize yönelik övgü ve salât, hem yukarı âlemden hem aşağı âlemden birleşerek ona yönelmiş olur.
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
Allahümme Salli Ala Seyyidina Muhammedin ve Ala Ali Seyyidina Muhammed
Yâ İlâhena! Efendimiz Muhammed'e ve Efendimiz Muhammed'in âline de salât eyle
Hafız İmam İbn Kesîr (rahimehullah) şöyle der:
Allah Teâlâ, kulunun ve peygamberinin kendi katındaki ve yüce âlemdeki makamını kullarına bildirmiştir. Allah, onu kendisine yakın olan meleklerin huzurunda över ve melekler de ona salât ederler. Ardından yeryüzündeki müminlere de Peygamber'e salât etmelerini ve selâm vermelerini emretmiştir.
Böylece Peygamberimize yönelik övgü ve salât, hem yukarı âlemden hem aşağı âlemden birleşerek ona yönelmiş olur.
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
Allahümme Salli Ala Seyyidina Muhammedin ve Ala Ali Seyyidina Muhammed
Yâ İlâhena! Efendimiz Muhammed'e ve Efendimiz Muhammed'in âline de salât eyle
اَللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ مِنْ فَضْلِكَ وَ رَحْمَتِكَ، فَإِنَّهُ لَا يَمْلِكُهَا إِلَّا أَنْتَ
Allahümme inni es'elüke min fadlike ve rahmetike, fe innehu la yemlliküha illa ente.
Anlamı:
"Allah'ım! Senin lütfundan ve rahmetinden isterim. Çünkü bunlara ancak Sen sahipsin."
Okuduklarından Bir Harf Bile Unutmamak İstemeyen Kişinin Okuyacağı Dua
اللَّهُمَّ افْتَحْ لَنَا أَبْوَابَ حِكْمَتِكَ وَانْشُرْ عَلَيْنَا خَزَائِنَ رَحْمَتِكَ يَا ذَا الْجَلاَلِ وَالْإِكْرَامِ.
Ellâhümmef tehlenâ ebvâbe hikmetike venşür aleynâ haze ine rahmetike yâ zel celali vel ikram
Ulemanın beyanı vechile;
Okuduklarından bir harf bile unutmak istemeyen kişi okumaya başlamadan önce şu duayı okur:
"Ey ALLÂH'ım! Sen bize hikmet kapılarını aç.
Sen rahmetinin hâzinelerini üzerimize saç, ey celal Ve ikram sahibi (kabul et)!" (Muhammed Fethâ ibni Abdilvâhid es-Sûsî, ed-Dürratü'l-harîde 1/153)
Allahümme inni es'elüke min fadlike ve rahmetike, fe innehu la yemlliküha illa ente.
Anlamı:
"Allah'ım! Senin lütfundan ve rahmetinden isterim. Çünkü bunlara ancak Sen sahipsin."
Okuduklarından Bir Harf Bile Unutmamak İstemeyen Kişinin Okuyacağı Dua
اللَّهُمَّ افْتَحْ لَنَا أَبْوَابَ حِكْمَتِكَ وَانْشُرْ عَلَيْنَا خَزَائِنَ رَحْمَتِكَ يَا ذَا الْجَلاَلِ وَالْإِكْرَامِ.
Ellâhümmef tehlenâ ebvâbe hikmetike venşür aleynâ haze ine rahmetike yâ zel celali vel ikram
Ulemanın beyanı vechile;
Okuduklarından bir harf bile unutmak istemeyen kişi okumaya başlamadan önce şu duayı okur:
"Ey ALLÂH'ım! Sen bize hikmet kapılarını aç.
Sen rahmetinin hâzinelerini üzerimize saç, ey celal Ve ikram sahibi (kabul et)!" (Muhammed Fethâ ibni Abdilvâhid es-Sûsî, ed-Dürratü'l-harîde 1/153)
Sabah ve Akşam Okunduğunda Belalardan ve Hatalardan Korunmak için Bir Dua
سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ، مَا شَاءَ اللَّهُ كَانَ وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ أَعْلَمُ أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَ أَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا
Sübhanellâhi ve bihamdihi la guvvete illa billâh, mâşâellâhü kâne vemâ lem yeşe' lem yekün, e'lemü ennellâhe alâ külli şey in gadirun ve ennellâhe gad ehata bi külli şey in ılmen
RASÜLÜLLÂH sallallâhu aleyhi ve sellem in kızlarından birinden rivayet edildiğine göre NEBÎ kendisine (korunması için bir dua) öğretir ve şöyle buyururdu: "Sabahladığın zaman
, 'ALLAH'ı tesbih eder ve O'na hamdederim. (İbadete) kuvvet ancak ALLAH'ın yardımıyladır. ALLAH-U TEALÂ ne dilediyse olmuştur, neyi dilemediyse olmamıştır. Ben ALLAH-U TEALÂ'nın her şeye son derece gücü yeten Zât olduğunu ve ilmiyle her şeyi kuşattığını şüphesiz biliyorum' de.
Zira sabahladığında bunları söyleyen akşama kadar (belalardan ve hatalardan) korunur. Bunları akşamladığında söyleyen ise, sabaha kadar korunur."
Ebû Dâvûd, Edeb:110, 5075, 2/740; Nesâî, Amelü'l-Yevme ve'l-Leyle, 12, 1/140
سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ، مَا شَاءَ اللَّهُ كَانَ وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ أَعْلَمُ أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَ أَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا
Sübhanellâhi ve bihamdihi la guvvete illa billâh, mâşâellâhü kâne vemâ lem yeşe' lem yekün, e'lemü ennellâhe alâ külli şey in gadirun ve ennellâhe gad ehata bi külli şey in ılmen
RASÜLÜLLÂH sallallâhu aleyhi ve sellem in kızlarından birinden rivayet edildiğine göre NEBÎ kendisine (korunması için bir dua) öğretir ve şöyle buyururdu: "Sabahladığın zaman
, 'ALLAH'ı tesbih eder ve O'na hamdederim. (İbadete) kuvvet ancak ALLAH'ın yardımıyladır. ALLAH-U TEALÂ ne dilediyse olmuştur, neyi dilemediyse olmamıştır. Ben ALLAH-U TEALÂ'nın her şeye son derece gücü yeten Zât olduğunu ve ilmiyle her şeyi kuşattığını şüphesiz biliyorum' de.
Zira sabahladığında bunları söyleyen akşama kadar (belalardan ve hatalardan) korunur. Bunları akşamladığında söyleyen ise, sabaha kadar korunur."
Ebû Dâvûd, Edeb:110, 5075, 2/740; Nesâî, Amelü'l-Yevme ve'l-Leyle, 12, 1/140
A'râf Süresi
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّحِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
"Eûzu billahi mineş-şeytânirracîm. Bismillahirrahmanirrahîm
150: Mûsâ, son derece öfkeli ve üzgün bir halde kavmine dönünce: “Ben gittikten sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız. Rabbinizin emrini çarçabuk terk mi ediverdiniz?” diye çıkıştı. Elindeki Tevrat levhalarını yere bıraktı; kardeşi Hârûn’un başından tutup kendine doğru çekmeye başladı. Kardeşi de: “Anamın oğlu! İnan ki bu topluluk beni bir hiç yerine koydu. Az kalsın beni öldürüyorlardı. Şimdi kalkıp bana düşmanları sevindirecek bir şey yapma ve beni bu zâlimler güruhuyla bir tutma” dedi.
151: Mûsâ şöyle yalvardı: “Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla! Bizi rahmetine eriştir. Şüphesiz sen merhametlilerin en merhametlisisin.”
TEFSİR:
Hz. Mûsâ Tur’dan dönerken kavminin buzağıya taptığını haber almıştı.(Allah şöyle buyurdu: “Fakat biz sen ayrıldıktan sonra geride bıraktığın kavmini imtihan ettik ve Sâmirî onları yoldan çıkardı.” Tâhâ 20/85) Bu sebeple son derece kızgın, öfkeli ve üzgün bir halde döndü.[1] Kendisi yokken yaptıkları, Allah’ın gazabını celbedecek fevkalâde kötü işten dolayı onları azarladı. Öfkesine hâkim olamayarak elindeki Tevrat levhalarını yere bıraktı. Kavmini buzağıya tapmaktan alıkoymadığını, en azından bu vazifesini îfâda gevşek davrandığını sanarak kardeşi Hârûn’un kafasını tutup kendine doğru çekmeye başladı. Hz. Hârûn, ana-baba bir öz kardeş olmalarına rağmen, kardeşinin şefkat ve merhamet duygularını harekete geçirip kendisine yumuşak davranmasını sağlamak niyetiyle Hz. Mûsâ’ya “Anamın oğlu!” diye hitap etti. Sonra da hakkındaki yanlış düşüncesini gidermek maksadıyla, onları buzağıya tapmaktan alıkoymak için tüm gücünü harcadığını, fakat buna muvaffak olamadığını, sonunda kendisini hırpalayıp neredeyse öldürmeye kastettiklerini anlatmaya çalıştı. Son olarak ondan, düşmanlarını sevindirecek ve üzerine güldürecek bir davranışta bulunmamasını ve kendisini zalimlerle bir tutmamasını istedi.
Hz. Hârûn, kardeşinin öfkesini böyle zarîf ve belîğ bir yumuşaklıkla karşıladı. Bu itidalli ve vakur davranış, Mûsâ (a.s.)’ın öfkesinin sakinleşmesine yardımcı oldu. Bu vesileyle kendisine gelen Hz. Mûsâ, Cenâb-ı Hakk’a yalvararak kendisi ve kardeşi için bağışlanma diledi. İşlediği bir suçu olmadığı halde kardeşine yaptığından dolayı kendisini; kavminin buzağıya tapmalarına mani olmakta bir kusuru varsa, mesela savaşması gerektiği halde savaşmadıysa, kardeşini bağışlamasını istedi. Bu, aynı zamanda kardeşine bir özür dileme ve düşmanlarına karşı ona bir sevgi ızhârı mânası taşımaktaydı. Sonra Mûsâ (a.s.) Allah’tan, yalnız günahlarını bağışlamakla kalmayıp, kendilerini rahmetine, fazlasıyla nimet ve ikramına eriştirmesini, lutuf ve ihsanına garketmesini niyaz etti. Çünkü Allah, merhametlilerin en merhametlisidir. Kuluna ana-baba ve diğer dostlarından daha çok merhamet eder. O halde kulun dünya ve âhirette dâimâ Allah’ın nihâyetsiz rahmeti içinde bulunmayı ümid etmesinden daha tabii bir durum yoktur.
Buzağıya tapanların durumuna gelince:
[1] Burada şöyle bir işâri mâna hissedilir: Tûr dağında Cenâb-ı Hak ile buluşan, O’nun beşer hissiyatına akseden yönüyle tarifsiz halâvetteki kelâmını işiten Mûsâ (a.s.), oradan döndüğünde kavmini binlerce derece bir titizlikle ilâhî buyruklara ve kendi tâlimatlarına uyduklarını, kendi aralarında son derece bir uyum, birlik ve beraberlik halinde olduklarını görseydi bile, Allah’ın kelâmını işitmekten mahrum bırakılarak ağyârı müşâhedeye döndürülmekle tabi tutulduğu imtihan sebebiyle yine de bir ıstırab ve huzursuzluk içinde olması beklenirdi. Halbuki, Tûr’da yaşadığı o ulvî hâlin ve teneffüs ettiği o lahûtî demlerin akabinde, dönüp geldiğinde kavmini hak yoldan sapmış ve buzağıyı ilâh edinmiş halde görünce nasıl bir sıkıntı, üzüntü ve ıstırab içine düştüğünü düşünmek gerekir. Gerçekten şu mihnetlerden hangisinin Mûsâ (a.s.) daha ağır geldiği bilinemez:
1. Allah’ın kelâmını işitmek nimetini kaybetmiş olmak,
2. “Sen beni asla göremezsin” hitabıyla Allah’ı görmeyi istemekten engellenmiş olmak,
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّحِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
"Eûzu billahi mineş-şeytânirracîm. Bismillahirrahmanirrahîm
150: Mûsâ, son derece öfkeli ve üzgün bir halde kavmine dönünce: “Ben gittikten sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız. Rabbinizin emrini çarçabuk terk mi ediverdiniz?” diye çıkıştı. Elindeki Tevrat levhalarını yere bıraktı; kardeşi Hârûn’un başından tutup kendine doğru çekmeye başladı. Kardeşi de: “Anamın oğlu! İnan ki bu topluluk beni bir hiç yerine koydu. Az kalsın beni öldürüyorlardı. Şimdi kalkıp bana düşmanları sevindirecek bir şey yapma ve beni bu zâlimler güruhuyla bir tutma” dedi.
151: Mûsâ şöyle yalvardı: “Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla! Bizi rahmetine eriştir. Şüphesiz sen merhametlilerin en merhametlisisin.”
TEFSİR:
Hz. Mûsâ Tur’dan dönerken kavminin buzağıya taptığını haber almıştı.(Allah şöyle buyurdu: “Fakat biz sen ayrıldıktan sonra geride bıraktığın kavmini imtihan ettik ve Sâmirî onları yoldan çıkardı.” Tâhâ 20/85) Bu sebeple son derece kızgın, öfkeli ve üzgün bir halde döndü.[1] Kendisi yokken yaptıkları, Allah’ın gazabını celbedecek fevkalâde kötü işten dolayı onları azarladı. Öfkesine hâkim olamayarak elindeki Tevrat levhalarını yere bıraktı. Kavmini buzağıya tapmaktan alıkoymadığını, en azından bu vazifesini îfâda gevşek davrandığını sanarak kardeşi Hârûn’un kafasını tutup kendine doğru çekmeye başladı. Hz. Hârûn, ana-baba bir öz kardeş olmalarına rağmen, kardeşinin şefkat ve merhamet duygularını harekete geçirip kendisine yumuşak davranmasını sağlamak niyetiyle Hz. Mûsâ’ya “Anamın oğlu!” diye hitap etti. Sonra da hakkındaki yanlış düşüncesini gidermek maksadıyla, onları buzağıya tapmaktan alıkoymak için tüm gücünü harcadığını, fakat buna muvaffak olamadığını, sonunda kendisini hırpalayıp neredeyse öldürmeye kastettiklerini anlatmaya çalıştı. Son olarak ondan, düşmanlarını sevindirecek ve üzerine güldürecek bir davranışta bulunmamasını ve kendisini zalimlerle bir tutmamasını istedi.
Hz. Hârûn, kardeşinin öfkesini böyle zarîf ve belîğ bir yumuşaklıkla karşıladı. Bu itidalli ve vakur davranış, Mûsâ (a.s.)’ın öfkesinin sakinleşmesine yardımcı oldu. Bu vesileyle kendisine gelen Hz. Mûsâ, Cenâb-ı Hakk’a yalvararak kendisi ve kardeşi için bağışlanma diledi. İşlediği bir suçu olmadığı halde kardeşine yaptığından dolayı kendisini; kavminin buzağıya tapmalarına mani olmakta bir kusuru varsa, mesela savaşması gerektiği halde savaşmadıysa, kardeşini bağışlamasını istedi. Bu, aynı zamanda kardeşine bir özür dileme ve düşmanlarına karşı ona bir sevgi ızhârı mânası taşımaktaydı. Sonra Mûsâ (a.s.) Allah’tan, yalnız günahlarını bağışlamakla kalmayıp, kendilerini rahmetine, fazlasıyla nimet ve ikramına eriştirmesini, lutuf ve ihsanına garketmesini niyaz etti. Çünkü Allah, merhametlilerin en merhametlisidir. Kuluna ana-baba ve diğer dostlarından daha çok merhamet eder. O halde kulun dünya ve âhirette dâimâ Allah’ın nihâyetsiz rahmeti içinde bulunmayı ümid etmesinden daha tabii bir durum yoktur.
Buzağıya tapanların durumuna gelince:
[1] Burada şöyle bir işâri mâna hissedilir: Tûr dağında Cenâb-ı Hak ile buluşan, O’nun beşer hissiyatına akseden yönüyle tarifsiz halâvetteki kelâmını işiten Mûsâ (a.s.), oradan döndüğünde kavmini binlerce derece bir titizlikle ilâhî buyruklara ve kendi tâlimatlarına uyduklarını, kendi aralarında son derece bir uyum, birlik ve beraberlik halinde olduklarını görseydi bile, Allah’ın kelâmını işitmekten mahrum bırakılarak ağyârı müşâhedeye döndürülmekle tabi tutulduğu imtihan sebebiyle yine de bir ıstırab ve huzursuzluk içinde olması beklenirdi. Halbuki, Tûr’da yaşadığı o ulvî hâlin ve teneffüs ettiği o lahûtî demlerin akabinde, dönüp geldiğinde kavmini hak yoldan sapmış ve buzağıyı ilâh edinmiş halde görünce nasıl bir sıkıntı, üzüntü ve ıstırab içine düştüğünü düşünmek gerekir. Gerçekten şu mihnetlerden hangisinin Mûsâ (a.s.) daha ağır geldiği bilinemez:
1. Allah’ın kelâmını işitmek nimetini kaybetmiş olmak,
2. “Sen beni asla göremezsin” hitabıyla Allah’ı görmeyi istemekten engellenmiş olmak,
3. İsrâiloğullarının fitneye düşüp, şehvetlerinin kalplerini istila etmesi sebebiyle buzağıya ibâdet ettiklerini görmek. Sübhânallah! Allah’ın, peygamberlerine ve velîlerine olan belâ ve imtihanları ne kadar da şiddetli! (Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, I, 358