Fosyoloji - Ezgi Akgül
2.68K subscribers
3 photos
2 videos
64 links
Download Telegram
Ağlamakla ağlamamak arasında gidip geldiğimiz, hani o alt dudağın titremesini de engelleyemediğimiz, patlamadan hemen önce ki o hal ile anlattı bana ne kadar kırıldığını.

"Çok öfkelendim.." dedi, "çok kızdım..." dedi, bir de "çok kırıldım..." dedi.

Döne döne söyledi bunları, oturup efendi efendi kahvesini içen konu ile hiç alakası olmayan bana. Uzuuun uzuuun anlattı olanları ve hissettiklerini.

En son dayanamadım: "Peki bunları ona söyledin mi sen?" dedim.

"Hayır beni zayıf karakterli, kırılgan, güçsüz bulmasını istemem. Hiçbir şey söylemedim ona." dedi.

Ne kadar tanıdık değil mi?

Neden korkuyoruz bu duygudan? Yani bir şeye kırılıp üzülme halimize bir başkasının tanık olması neden bu kadar korkunç geliyor ki bize?

Başka bir çok sebebi ile beraber, toplum olarak insanları üretime yaptığı katkı oranında değerli buluyoruz. Zayıf halkalardan hoşlanmıyor, onları hız kesici olarak görüyoruz.

Bireyler üzerinde toplumun böyle bir baskısı var. İnsanlar zayıf anlarını göstermeyi bir eksiklik görüyor bu yüzden.

Bizler için yani toplum denen canavar için, incinebilir olmak hastalıklı bir duygunun sonucudur ve gizlenmesi gerekir. Bizler kadın erkek fark etmez, beyaz ya da mavi yakalı güçlü insanlar görmek isteriz etrafımızda.

Çünkü sisteme güçlü, yıkılmayan, pes etmeyen işçiler gerekir. Ve sistem, insanları "güçlü olmalısın" sloganı ile bu yüzden besler.

Biz de bu yüzden toplumsal imajımız zedelenmesin diye, hep kuyruğumuz dik gezmeye çalışırız.

Meselenin özeti az buçuk böyle aslında.

Erkekler bu konuda daha manipüle oluyor.

Doğduğu andan itibaren "aslan oğlum" diye yetiştirilen erkeklerin ağlaması, gülmesi, pes etmesi ayıp sayılıyor.

En insani duygularını bile yaşayamayan adamları, bu defa iletişim kuramamakla suçluyoruz.

Oysa her yara gibi ruhsal yaralarımızın da üflenmeye, belki öpülmeye ihtiyacı vardır. Başka merheme ile değil, sadece öpülünce geçen yaralarımız vardır belki?

Yaralarımızı özellikle sahibine göstermekten çekinmemek lâzım bu yüzden.

Çünkü sonra ruhun kangren oluyor, kesip atamıyorsun da.

"Bak.." diyeceksin uygun bir dil ile, "bak şuramı acıttın."

"Şurası tam..." diyeceksin.

Şifayı ondan beklemek ve olmadığını görmek de bir başka kırgınlık sebebi. Bu yüzden şifasını ondan beklemeden yaranın yerini tarif edeceksin sadece. Sonrası artık onun mevzusu oluyor, senin değil.

Ancak meselenin bir de "herkes kötü bu hayatta ve ben hep haksızlığa uğruyorum." kısmı var.

Bazı insanlar da düştüğü yeri severler ve oradan kalkmak için direnç göstermezler bilirsiniz.

Kurban olmak, mağdur olmak, haklı olmak, mutlu olmaktan daha önemlidir bu insanlar için. Zaten bu konu psikolojinin alanına giriyor ve tedavi edilmesi gerekiyor.

Düştüğü yeri sevmeyenlerdenseniz, sizi düşüren ile konuşmak o sizi anlamasa bile iyi gelir insana. Bir sayfayı doldurup geçmek gibidir, geri dönmez ve temiz bir sayfaya yeni şeyler yazarsınız.

Ezgi Akgül
Hayatım hep "fazlalılığım" duygusu ile baş etmeye çalışarak geçti benim.

Kendimi hep fazlalık olarak hissetmişimdir.

Bunu daha iyi nasıl tarif edebilirim, dur bakim.

Hıh!..

Hani yoldan geçerken biri elinize fotoğraf makinasını tutuşturur ya, o andasınızdır hani oradasınızdır ama kadrajda değil.

Hani süs olarak koltuğa konulmuş bir sürü yastık vardır. Çoğu çok sert ve genelde fazladır. O fazladan olsa da olur olmasa da yastığı gibi hani.

Hani gemi batmak üzeredir, herkesin aklına gelen ilk atılacak eşya sizsinizdir. "Evet bu atılmalı" diye akla gelen ilk obje gibi hani.

Hani, yetim kalmışsınızdır da bir de üstüne yetmez bayram gelmiştir, amcanız kendi çocukları ile sizi de götürmüştür.

Öyle bir his bahsettiğim.

Kalabalık ama yalnız, çok ama aslında az, fazla ama çok eksik...

Yıllarca pilim bitmiş gibi hissettim.

Böyle hissedince de hep kendimi kabul ettirmeye çalıştım çevreme. "Ben de sizdenim valla bak aslında iyi kızımdır bi tanısanız" koşturmacası ve aldanması arasında tükettim kendimi.

Bir yere kendini ait hissedememek o kadar büyük bir kayboluş ki. Anahtarı koyduğun yeri bir sen biliyorsun da bir türlü hatırlamıyorsun hissi hani. Kendimi bulamıyordum.

Sonra bana bir şey oldu. Nasıl oldu bilmiyorum ama bir şey oldu işte.

Anahtarı koyduğum yeri hatırladım sanırım.

Anahtar, "İnsan zaten bu dünyaya ait değil ki" cümlesiydi.

Bir diğer anahtar, "zaten insan hep kendi gurbetinde, kendi yetimliğinin saçlarını okşamıyor mu?" sorusuydu.

"O kadraja girmesi zaten imkansızdı, çünkü insan koskoca bir anılar toplamıydı." cümlesi de son anahtarımdı.

Bunları sık sık kendime hatırlatınca belki de, İkna oldum...

İkna olunca kendime de başkalarına da olan kırgınlığım azaldı.

Geçmedi hayır, azaldı.

Hâlâ kendimi zaman zaman güzelim yemeğin içinden çıkan saç gibi hissediyorum, itiraf etmeliyim.

Ve hâlâ, üstüne kapı örtülmüş sokak kedisiyim.

Mahsun...

Geçecek ama bu da geçecek.

Geçince de zaten uçabildiğini ve kanatlarından başka şeye ihtiyacı olmadığını fark eden kuşlar gibi hissedeceğim.

Belki yedek pillerin de yerini hatırlarım.

Bilmiyorum.

Ezgi Akgül